ATATÜRK,
İLERİ GÖRÜŞLÜLÜK
VE
ZAMANLAMA UYUMU
GİRİŞ
Osmanlı
Devleti’nin son dönemi savaşlarla, ihtilâllerle, isyanlarla
ve çözülmeyi hazırlayan pek çok çalkantı ile geçmiştir.
Bu çalkantılar siyasî, ekonomik, askerî ve sosyal sorunları
içinden çıkılamaz hale getirmiş, sorunların çözümüne
yönelik cılız önlemler ise uluslar arası plânda ortaya
çıkan gelişmelerin etkisi altında önemini yitirmiştir.
Atatürk ve
Türk Kurtuluş Savaşı’na önderlik eden asker-sivil kadrolar
bu çalkantılar döneminde doğmuşlar, öğrenim yılları, bu
çalkantıların yarattığı siyasî rüzgârlarla geçmiş, pek
çok düşünce akımının ve bu doğrultuda çözüm
yollarının etkisi altında kalmışlardır. Osmanlı
Devleti’nin son dönemi, pek çok düşünce akımının ve
çözüm yollarının tartışıldığı bir dönem olmuştur.
23 Nisan 1920
tarihinde Ankara’da açılan Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ndeki düşünce zenginliğinin de nedeni budur.
Türk Kurtuluş
Savaşı’na yön veren lider kadro, düşünce yapısı ve
yöntem açısından incelendiğinde, özellikle Atatürk, pek
çok açıdan diğerlerinden büyük farklarla ayrılır. “Atatürk
ilmin, sağ duyunun esas prensiplerinin daima rehber olduğu,
kılavuz olduğu bir zihniyet taşımıştır.”[1] Kendini hiçbir kalıplaşmış düşünce
ile sınırlamamış, hiçbir geleneksel değerle körü körüne
bağlı görmemiş, daima aklın, bilimin ve toplumun
ihtiyaçlarını dikkate almış, buna göre düşünmüş ve
hareket etmiştir.
Atatürk,
öğrencilik yıllarından itibaren kendini geliştirmek ve
yetiştirmek için büyük bir çaba içinde olmuş, bu çabanın
sonucu olarak büyük bir birikime, engin bir deneyime, keskin
bir izleme, doğru tanılama, yorumlama ve sonuca ulaşma
yeteneğine sahip olmuştur.[2]
Halkın içinde
bulunduğu durumu çok iyi kavramış ve buna yönelik reformlara
başlamadan çok önce kendi zihninde çözümler oluşturmuş ve
gelişmelerin ışığında bu çözümleri geliştirerek zamanı
geldiğinde uygulamaya koymuştur.
Bütün bu
özelliklerinden dolayı süratle öne çıkmış ve Kurtuluş
Savaşı’nda silâh arkadaşları arasında önderliği
tartışılmaz hâle gelmiştir.
“Türk İstiklâl
Harbine Katılan Tümen ve Daha Üst Kademelerdeki Komutanların
Biyografileri” isimli eserde, 90 askerî liderin
biyografilerine ve askerî safahatlarına yer verilmektedir. Buna
göre: Kurtuluş Savaşı’na katılmış komutanların Harp
Okulu mezuniyet tarihine göre 7’si Atatürk ile aynı
kıdemde, 29’u Atatürk’ten kıdemsiz, 54’ü ise
kıdemlidir.[3] Bu
değerlendirmeye göre, komutanların % 60’ı Atatürk’ten
kıdemlidir. Akademi kıdemi ve üstün başarı kıdemi dikkate
alınmamış olsa bile komuta kadrosunun tümünün
Atatürk’ün liderliğini tartışmasız bir biçimde kabul
ettiği görülmektedir.
Aynı dönemde
Atatürk’ün askeri liderliğinin yanı sıra Meclis Başkanı
sıfatı ile adeta devlet başkanı olarak bütün milletin
lideri olduğu da kuşkusuzdur.
Bu çalışmamızda
Atatürk’ü bu noktaya taşıyan özelliklerini, Kurtuluş
Savaşı liderliğini, reformlarını değerlendirirken aynı
zamanda bütün bunları gerçekleştirmesini sağlayan ileri
görüşlülük ve zamanlama uyumu üzerinde duracağız.
1. ATATÜRK VE KURTULUŞ SAVAŞI LİDERLERİNİN ANLAYIŞ VE AMAÇ FARKLILIKLARI
Atatürk’le
beraber Kurtuluş Savaşı’na önderlik etmiş kişiler
arasında Rauf ORBAY, Kâzım KARABEKİR, Refet BELE, Ali Fuat
CEBESOY, Fevzi ÇAKMAK ve İsmet İNÖNÜ’yü sayabiliriz. Bu
liderlerden Fevzi ÇAKMAK ve İsmet İNÖNÜ, ne Kurtuluş
Savaşı sırasında ne de Cumhuriyet’le birlikte hızlanan
reformlar döneminde Atatürk’le düşünce çatışmasına
girmemiş, kendi düşünceleri doğrultusunda O’na destek
olmuşlardır. Cumhuriyet’in ilânı sonrasında devletin
yapılandırılması sırasında Başbakanlık görevini İsmet
İNÖNÜ üstlenirken Cumhuriyet ordusu Genelkurmay Başkanı
görevi İle Fevzi ÇAKMAK’a emanet edilmiştir.
Ancak adını
saydığımız diğer liderler daha Kurtuluş Savaşı sürecinde
pek çok konuda Atatürk’le çatışma içine girmişler ve
kendi anlayışları çerçevesinde düşüncelerini uygulamaya
geçirmeye çalışmışlardır. Kurtuluş Savaşı liderleri
vatanın bağımsızlığına kavuşturulması konusunda tam
bir düşünce birliği içinde olmuşlar; ancak bu süreçte
devlet ve toplumun yeniden yapılandırılması konusunda kendi
düşünceleri doğrultusunda müdahalelerde ve engellemelerde
bulunmuşlardır.
Atatürk
açısından daha başlangıcından itibaren Milli Mücadele iki
yönlü olarak gelişmiştir; Birincisi, “kurtuluş”
yani vatan topraklarının düşman işgalinden kurtarılması ve
bağımsızlığın elde edilmesidir. İkincisi ise “kuruluş”
yani bütün kurum ve kurallarıyla çağdaş ve modern bir
devlet ve toplum yapısının oluşturulmasıdır. Saltanat ve
Hilâfet’in olmadığı çağdaş bir devlet yani kayıtsız
şartsız millet egemenliğine dayalı Cumhuriyet. Atatürk
Millî Mücadele’nin başından beri bu iki amacını –
birinin üzeri başlangıçta biraz örtülü olsa bile –
gerçekleştirmek için çalışmıştır. Arnold TOYNBEE bunu
“İç devrim, Yunanlılara karşı kazanılan zaferin
Lozan’da onaylanmasından çok daha önce gelişme yoluna
girmişti.”[4]
“Kuruluş”un ilk ipucu Amasya Genelgesi’nde
“Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı
kurtaracaktır.” ifadesi ile verilmiştir. Bunu Erzurum
Kongresi’ndeki “İrade-i milliyeyi hâkim kılmak esastır”
kararı izleyecektir. Erzurum ve Sivas Kongrelerinde millet
adına söz söylemeye yetkili “Heyet-i Temsiliye”
oluşturulacaktır.
Lider kadro
arasındaki ilk düşünce ayrılığı İstanbul’un işgali ve
son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin çalışamaz hâle gelmesi
üzerine Ankara’da toplanacak olan meclisin niteliği konusunda
çıkmıştır. Mustafa Kemal Paşanın meclisin toplanması ve
seçimlere ilişkin 17 Mart 1920 tarihinde kolordu komutanlarına
ve valilere çektiği telgrafta “Meclis-i Müessisan”
yani Kurucu Meclis ifadesini kullanması Kâzım Karabekir
Paşayı rahatsız edecektir. Karabekir Paşa, Mustafa Kemal
Paşaya çektiği cevabî telgrafta “Meclis-i Müessisan”
ifadesinin yaratacağı tedirginlikten şikâyet edince 19 Mart
1920 tarihinde çekilen telgrafta “Sâlâhiyet-i
Fevkâlâdeyi haiz bir Meclis” ifadesi kullanılacaktır.[5] Ancak bu ifade değişikliği meclisin bir
“Kurucu Meclis” olma niteliğini değiştirmeyecektir.
Lider kadro
arasındaki bir diğer sorun da Miralay İsmet (İNÖNÜ)
Bey’in Anadolu’ya geçişinden sonra kendisine verilen “Erkân-ı
Harbiye-i Umumiye Vekili” görevi ile ilgili olacaktır.
Kâzım Karabekir Paşa, Albay rütbesindeki bir kişiye bu
görevin verilmesini kendi “Haysiyet ve şerefi mevkiiyem
ile oynamaktı” şeklinde değerlendirerek “Bu gün
askerliğin en basit kavaididir ki kendisinden kıdemsiz bir
insanın amir tayin olunması kıdemli maduna sen istifa et
demektir.” sonucuna varmaktadır. Bu sorun, kendi teklifi
üzerine Karabekir Paşaya “Doğu Cephesi Komutanı” unvanı
verilmesiyle bir ölçüde giderilecektir.[6]
Kâzım Karabekir
Paşanın devletin geleceğine ilişkin görüşlerini açıkça
ortaya çıkaran olay, 10 Mayıs 1921 tarihinde mecliste
Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun kurulması ve Grubun kabul ettiği
Madde-i Esâsiye’nin ikinci maddesinde yer alan “Devlet ve
milletin teşkilâtını Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu
çerçevesinde oluşturmak için gerekli çalışmaları yapmak”[7]
şeklindeki hükümdür. Meclis’teki muhalif
milletvekillerinden bir kısmı bu hükme karşı
çıkmışlardır. İtirazlarının nedeni, yeni bir devlet
yapısı oluşturulmaya çalışılması ve bu yapının
Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu çerçevesinde
oluşturululacağının vurgulanmasıydı. Oysa 23 madde ve bir
de madde-i münferide’den oluşan Teşkilât-ı Esâsiye
Kanunu’nda Saltanat ve Hilâfet makamlarından söz
edilmiyordu.[8] Muhalif
milletvekilleri, cumhuriyete gidişten endişelenmişler ve
Erzurum’da “Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti” adı
altında örgütlenerek Karabekir Paşaya durumu
aktarmışlardı. Karabekir Paşa, 11 Temmuz 1921 tarihinde
Mustafa Kemal Paşaya çektiği telgrafta bu konudaki
endişelerini ileterek adeta muhaliflerin sözcülüğünü
yapmıştı.[9] Karabekir Paşa
anılarında; “Benim bu gün anladığım ise daha
korkunçtu. O da, Mustafa Kemal’in bir muzafferiyet neticesi
hilâfet ve saltanatı alması idi. Bu ibareyi[10] birkaç kez okudum.
Hanedanı Osman’dan bahis yok.”[11]
ifadeleriyle endişelerine açıklık getirmektedir.
Mustafa Kemal Paşa
ile arkadaşları arasındaki görüş ayrılıklarının en
belirgin biçimde ortaya çıktığı olay Saltanat’ın
kaldırılmasıdır. Büyük Taarruz ile askerî başarı elde
dilmiş ve bu zaferi diplomatik zaferle taçlandırmak
beklenirken 29 Ekim 1922 tarihinde Sadrazam Tevfik Paşanın
Mustafa Kemal Paşaya çektiği telgraf Saltanat’ın
kaldırılmasına giden süreci başlatmıştır. Tevfik Paşa,
Lozan Barış Konferansı için davet aldıklarını ve Ankara
Hükümeti temsilcilerini beklediklerini, eğer bu davete olumsuz
cevap verilirse tarih karşısında sorumluluğun bu kararı
alanlarda olacağını belirtmiştir. Bu telgraf hakkında 30
Ekim tarihinde meclisin bilgilendirilmesi üzerine
milletvekilleri galeyana gelmiştir.[12]
Tartışmaların ardından Saltanat’ın kaldırılmasına
yönelik Meclis Genel Kurul Karar Teklifi meclis başkanlığına
sunulmuştur.[13] Bu konuda
meclis süreci işlerken Rauf Bey’in girişimi ile aynı
günün gecesi Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey, Refet Paşa ve Ali
Fuat Paşanın katılımı ile Refet Beyin Keçiören’deki
evinde bir toplantı yapılmıştır. Bu toplantıda Rauf Bey,
“Meclis, Saltanat, belki de Hilâfetin kaldırılması
görüşünün benimsenmiş olduğu endişesi ile üzgündür.
Sizden ve sizin ileride benimseyeceğiniz tutumdan şüphe
etmektedir. Bu bakımdan Meclis’e ve dolayısıyla millet
kamuoyuna güven vermeniz gerektiğine inanıyorum.”[14] şeklinde düşüncesini açıklamıştır.
Ardından “Ben Saltanat ve Hilâfet makamına vicdanımla ve
duygularımla bağlıyım. Çünkü benim babam Padişahın
ekmeği ve nimetiyle yetişmiş, Osmanlı Devleti’nin ileri
gelen adamları sırasına geçmiştir. Benim de kanımda o
nimetin zerreleri vardır. Ben nankör değilim ve olmam.
Padişaha bağlılık borcumdur. Halifeye bağlılığım ise
terbiyem gereğidir.”[15] şeklinde
Saltanat ve Hilâfetle ilgili görüşlerini açıklamıştır.
Mustafa Kemal
Paşa, Refet Paşaya görüşlerini sormuş ve Rauf Beyle aynı
görüşte olduğu cevabını almıştır. Ali Fuat Paşa ise
Moskova Büyükelçiliği görevinden yeni döndüğünü
söyleyerek görüşlerini dile getirmemiştir.
Rauf Bey ve Refet Paşa ile Kâzım
Karabekir Paşanın görüşlerini karşılaştırdığımızda
çok büyük benzerlikler olduğu görülmektedir. Ali Fuat
Paşanın bu konuda görüşlerini açıklamaması ve daha sonra
Terakkiperver Fırka girişiminde Rauf Bey ve arkadaşlarıyla
birlikte hareket etmesi en hafif değerlendirmeyle bile Mustafa
Kemal Paşanın görüşlerini paylaşmadığını
göstermektedir. Kurtuluşa evet diyen liderlerden bir kısmı
kuruluşa hayır demekte ve Mustafa Kemal Paşanın çağ dışı
gördüğü bu makamların savunuculuğunu yapmaktadır.
Bu direnişe
rağmen 1-2 Kasım 1922 tarihinde kabul edilen bir Meclis Genel
Kurul Kararı ile Halifelik makamına yönelik yeni düzenlemeler
yapıldıktan sonra Saltanat kaldırılmıştır.[16]
Bir sonraki
anlaşmazlık Lozan görüşmeleri sırasında Başbakan Rauf Bey
ile Lozan’da heyet başkanı olarak bulunan İsmet Paşa
arasında yaşanacaktır. Lozan Barış Antlaşmasının
imzalanması üzerine ülkeye dönen İsmet Paşayı karşılamak
istemeyen Rauf Bey, Mustafa Kemal Paşanın telkini ile
görevinden istifa edecek ve seçim bölgesi olan Sivas’a
gidecektir. Rauf Bey, Sivas’a hareketinden önce Meclis
Başkanı Kâzım Paşa ile görüşecek ve bu görüşmesinde
Cumhuriyet’i kastederek “Buna engel olabilirsen, memlekete
büyük hizmet etmiş olursun”[17]
diyecektir.
29 Ekim 1923
tarihinde Cumhuriyet’in ilân edilmesi üzerine Rauf Bey,
İstanbul basınından Tanin ve Tevhid-i Efkâr gazetelerine
verdiği demeçte Cumhuriyet’in ilân ediliş biçimi ve
sorunlara çözüm olup olamayacağına yönelik ifadeleri lider
kadro ile arasındaki bağı kopma noktasına getirecektir.[18] Cumhuriyet’in ilânına engel
olamayanlar, O’nu doğuş aşamasında yıpratmak yolunu
seçeceklerdir.
Halifeliğin
kaldırılması, komutanların siyaset ve komutanlık arasında
seçim yapmak zorunda kalmaları lider kadro arasındaki
bağları tamamen koparmış ve muhalefet partisi olarak
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasının yolu
açılmıştır.[19] “Terakkiperver
Fırka’nın kuruluşu, Atatürk’ün süratli icraatla nereye
kadar gideceğinden ve ne şekilde bir otorite tesis edeceğinden
korkulması üzerine, Onunla beraber çalışma imkânından
ümitleri kesildikten sonra girişilmiş bir teşebbüstür.”[20]
Başta da
belirttiğimiz gibi, lider kadro arasında bu ayrılığın temel
nedeni Kurtuluşa hepsinin evet demesi ancak Kuruluşu pek
çoğunun onaylamamasıdır. İsmet Paşa ayrılığın nedenini
“Ben esas ihtilâfı, fikirlerimiz arasında temelde fark
olmasından ve beraber çalışma itimadının bozulmasından
ibarettir şeklinde görüyorum”[21]
biçiminde ifade etmiştir.
Yeni bir devlet
yapısı oluşturulmaya çalışılırken baş döndürücü
reformlara ayak uyduramayanlar, reformların önemini
anlayamayanlar ve engel olamayanlar, fikrî kabiliyetlerinin
kavrama sınırına gelenler birer birer Mustafa Kemal Paşayı
terk edeceklerdir.
2. ATATÜRK’ÜN İLERİ GÖRÜŞLÜLÜĞÜ VE REFORMLARINDAKİ ZAMANLAMA
Atatürk, yaşamı
boyunca bilginin otorite olduğu düşüncesinden hareket etmiş,
sürekli bir öğrenme çabası içinde olmuş,
öğrendiklerinden hareketle yeni bilgilere ulaşmaya
çalışmıştır. Bu birikimini doğru ve gerçekçi analizlerle
geçerliliği olan uygulamalara yöneltebilmiştir. Bu birikimi
sayesinde öğrencilik yıllarından itibaren çevresinde daima
saygı uyandırmış, etkili liderliği ve ikna ediciliği ile
hedeflerine ulaşmasını bilmiştir. Çevresindeki arkadaşları
kendi kavrama kapasiteleri çerçevesinde O’nu izlemeye
çalışmış ancak kapasitelerinin tükendiği andan itibaren
O’na muhalefet etmeye başlamışlardır.
Atatürk, sahip
olduğu niteliklerle milletine hizmet etmek çabası ve azmi
içinde olmuş, milletinin geleceğini yönlendirebileceğini
görmüştür. Suna KİLİ, Atatürk’ün bu özelliğini
şöyle dile getirmektedir: “Hep kendisini gelecekte devleti
kurtaracak, topluma yön verecek, ülkesinin, toplumunun
insanlarını savaşlarda, cephelerde, kışlalarda birlikte
yaşayarak, birlikte konuşarak çok yakından tanımıştı.
Toplumun insan yapısı, koşulları, olanakları, ekonomisi,
tarımı, ticareti, gelenekleri ve inançlarıyla biliyor; bu
insanların öz yapısını, özveri duygusunu, bu öz yapı ve
özveri duygusunun tükenmek bilmez direnme, savaşma ve
başarma azmini ve gücünü tanıyor bu güçle her başarıya
ulaşacağı inancını taşıyordu”[22]
Atatürk,
milletinin geleceğini oluşturma yolunda bir modeli çok
önceden tasarlamıştı. Detaylarda zamanın koşullarına göre
bazı değişiklikler ve netleşmeler olsa da tasarladığı,
batılı örneklere benzeyen çağdaş ve modern bir devlet ve
toplum yapısıydı. Siyasi sistem olarak bu hedefe karşılık
gelen rejim, Cumhuriyetti. Cumhuriyet yönetiminin kurulabilmesi
için halkın ümmetten millete, kul anlayışından birey
anlayışına dönüştürülmesi gerekiyordu. Cumhuriyet’in
ön koşulu olarak lâik bir sistem mutlaka oluşturulmalıydı.
Saltanat ve Hilâfet kaldırılmadan, sözünü ettiğimiz
değişimler gerçekleştirilmeden kısacası, devlet yaşamına
yönelik reformlar yapılarak gerekli siyasi zemin
oluşturulmadan toplumsal yaşama yönelik reformların yaşama
geçirilmesi mümkün değildi.
Bu reformların
yapılabilmesi için koşullar uygun değildi. Kendi yakın
arkadaşlarından birçoğu, yapmak istediklerini kavrama
açısından yetersizdi. Oluşturulacak olan model, zamanla,
süreç içinde geliştirilmeliydi. Zamanı gelmeden bazı
düşüncelerin ortaya konması, uygulamanın ölü doğmasına
neden olabilirdi. “…fikir hazırlıkları seferberlikte
asker toplamak için olduğu gibi davul zurna ile temin edilemez.
Fikir hazırlıklarında tevazula çalışmak, kendini silmek,
karşısındakine samimî bir kanaat ilham etmek lazımdır.”[23] ifadesi, Atatürk’ün bu düşüncesini
açıklamaktadır.
Bazı
düşüncelerin yaşama geçirilebilmesi için, ileri
görüşlülük ve önceden sezebilme tek başına yeterli
olmamaktadır. Uygulama ile zamanlama uyumu düşüncelerin
gerçekleştirilebilmesi için zorunludur. Zamanlamanın uygun
yapılması, gereken yerde gerekli kararların alınıp
uygulamaya geçirilmesi başarıya giden yolun en önemli
unsurlarından biridir. Bir diğer önemli unsur da bütün
bunları gerçekleştirebilecek düşünsel alt yapıya sahip
olunmasıdır. Aksi takdirde, düşüncelerin uygulamaya
geçirilmesi için ortaya çıkan fırsatlar, sadece sürüp
giden zamanın detayları olarak kalırlar.
Neyin, nasıl, ne
zaman, kimin için, kiminle, ne kadar, yapılacağı[24] sorularının cevabı; Atatürk’ün
yaşamı ve reformlarıdır.
Atatürk’ün
ileri görüşlülüğü ile zamanlama uyumuna verilecek pek çok
örnek vardır:
Dönem, mütareke
dönemidir. Ülkenin geleceğine yönelik umutların tükendiği,
aydınlar arasında Amerikan mandası, İngiliz mandası
tartışmalarının yapıldığı, insanların üzerine ölü
toprağı serpildiği bir dönemdir.
Dönemin gazeteleri
düşüncelerine değer verdikleri kişilerle söyleşiler
yapmakta, görüşlerini alarak yayınlamaktadır. Bu çerçevede
Alemdar gazetesinin yazarlarından Refii Cevat (ULUNAY)[25] 4 Şubat 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa
ile Şişli’deki evinde bir görüşme yapar. Görüşmenin bir
bölümünde Paşa, vatanın kurtuluşu için: “Bugün
herhangi bir teşkilâtçı Anadolu’ya geçer de milleti
silâhlı bir direnişe hazırlarsa bu yurt kurtarılabilir.”
saptamasında bulunur. Refii Cevat’ın “Paşam millî
direniş, güzel ama neyle? Hangi askerle, hangi silâhla, hangi
parayla? Maalesef Paşam, kupkuru bir çölden farksız oldu bu
güzel vatanımız.” demesi üzerine Mustafa Kemal Paşa:
“Çölden bir hayat çıkarmak lâzımdır. Çöl sanılan
bu âlemde saklı ve kuvvetli hayat vardır. O, Türk milletidir.
Eksik olan şey teşkilâttır. Bu teşkilât organize
edilebilirse vatan da, millet de kurtulur.”[26] cevabını verecektir.
Refii Cevat,
matbaaya dönerken bu düşünceleri “deli saçması”
olarak nitelendirecektir. Gazeteci arkadaşlarının neler
konuştuklarını sorması üzerine Paşanın söylediklerini
iletecek ve “Bu deli değil zır deliymiş.”
diyecektir. Çok sonraları anılarını gazeteci Sadi BORAK’a
anlatırken “O günlerde, o şartlar içinde istiklâl
mücadelesine atılıp Türkiye’yi kurtarmaktan söz edenlere
karşı herkes benim gibi düşünürdü. O günlerde böyle
düşünen TEK ADAM oydu; TEK ADAM.”[27]
değerlendirmesini yapacaktır.
Mustafa Kemal
Paşa, bu düşüncelerini uygulamaya geçirebilmek için
Şişli’deki evinde bazı arkadaşlarıyla görüşmüş ve
tasarılarını onlara aktarmıştır.[28]
Bu arkadaşları çok güvendiği kişilerdir ve hemen tamamı
Şişli’deki evde detaylarını dinledikleri bu tasarıları
yaşama geçirebilmek için daha sonra bu mücadelenin içinde
fiilen yer almışlardır.
Mustafa Kemal
Paşa, bir gün Harbiye Nazırı Şakir Paşa tarafından
makamına davet edilir. Şakir Paşa, işgal güçleri
tarafından kendisine sunulan ve Karadeniz bölgesinde Rumların,
Türkler tarafından katledildiğini gösteren bir raporu Mustafa
Kemal Paşaya göstererek kabul ederse kendisinin bu konuları
incelemek üzere görevli olarak bölgeye gönderileceğini
bildirir.[29] Aradığı
fırsat, hiç beklenmedik bir anda Mustafa Kemal Paşanın eline
geçmiştir. Derhal, o sırada hasta olan Genelkurmay Başkanı
Fevzi (ÇAKMAK) Paşanın yerine vekâlet eden Kâzım (İNANÇ)
Paşa ile görüşür ve çok geniş yetkilerle Ordu Müfettişi
olarak Samsun’a gönderilme talimatını iki arkadaş birlikte
hazırlarlar.[30] Artık
tasarladığı düşüncelerini uygulamaya koyabileceği bir
süreç başlamıştır.
Mustafa Kemal
Paşa, Anadolu’ya geçtikten sonra Erzurum Kongresi sırasında
yakın arkadaşlarından Mahzar Müfit (KANSU) ile 7-8 Temmuz
1919 gecesi yaptığı bir sohbette, Mahzar Müfit’ten not
defterini çıkararak not almasını ister ve sıralar:
BİR: Zaferden
sonra hükûmet şekli cumhuriyet olacaktır.
İKİ: Padişah,
hanedan hakkında zamanı gelince gereken yapılacaktır.
ÜÇ: Tesettür
(örtünme) kalkacaktır.
DÖRT: Fes
kalkacak, medenî milletler gibi şapka giyilecektir.
BEŞ : Lâtin
harfleri kabul edilecektir.
Beşinci maddeden
sonra Mazhar Müfit not almayı bırakarak Paşaya hayallerle
uğraştığını söyleyecektir.[31]
Dost sohbetlerinde gizli kalmak kaydı ile söylenen bu sözler
zamanı geldikçe birer birer uygulamaya konacaktır.
Mustafa Kemal
Paşa, bütün bu tasarıları uygulamaya koyabilmek için
öncelikle halkın desteğini sağlamak gerektiğine
inanmıştır. Bu konuda Celal BAYAR, “Atatürk’ün siyasi
hayatı tetkik edilecek olursa, onun bütün hareketlerinde tam
bir demokrasiye uygun olarak hareket ettiği görülür.”[32] demektedir. Bu doğrultuda Amasya
Genelgesi’nde “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve
kararı kurtaracaktır.” ve Erzurum Kongresi’nde “Millî
iradeyi hâkim kılmak esastır.” denmiştir. İlk
başlarda belki hamasî ifadeler olarak algılanan bu esaslar
daha sonra adım adım uygulamaya konmuştur.
Mustafa Kemal
Paşa, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılması öncesi bir
sohbet sırasında Yunus Nadi Beyin “Her kerâmeti
Meclisten beklemek niyetinde miyiz?” şeklindeki sorusuna
şu cevabı vermiştir: “Ben bilâkis her kerâmeti
Meclisten bekleyenlerdenim. Nadi Bey, bir devre yetiştik ki onda
her iş meşru olmalıdır. Millet işlerinde meşruiyet, ancak
milli kararlara istinad etmekle, milletin temayülâtı
umumiyesine tercüman olmakla hasıldır. Milletimiz çok
büyüktür hiç korkmayalım. Bence meclis nazariye değil
hakikattır ve hakikatlerin en büyüğüdür. Evvela Meclis,
sonra ordu Nadi Bey. Çünkü ordu yüz binlerce insan,
milyonlarca ve milyonlarca servet ve sâmân demektir. Buna iki
üç şahıs karar veremez. Bunu ancak milletin karar ve kabulü
meydana çıkarabilir ve bir kere bu hâle geldikten sonra
milletin hayat ve mevcudiyetine zıd olan mezâlim ve tazyikatın
kâffesini bertaraf etmeye muktedir olmak salâhiyetini yalnız
nazariye olarak değil, fiilen de kazanmış oluruz.”[33]
Yöntem açık ve
nettir: Önce milletin güveni kazanılacak, daha sonra bu
güvenle halkın ilk başta belki anlayamayacağı ancak
kayıtsız şartsız halk yararına olan reformlar uygulamaya
konacaktır.
Türkiye Büyük
Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 tarihinde açılır. Bir hükûmet
oluşturarak millet işlerini bizzat yürütmeye başlar. 25
Eylül 1920 tarihinden itibaren de yeni yönetimin anayasası
hazırlanmaya ve görüşülmeye başlanır. 20 Ocak 1921
tarihinde Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu adıyla kabul edilir. 23
madde ve bir de Madde-i Münferide’den oluşan bu anayasada
Saltanat ve Hilâfetin adı geçmemektedir. Saltanat ve Hilâfet
konusunda sadece Madde-i Münferide bölümünde daha önce kabul
edilmiş olan Nisab-ı Müzakere Kanunu’na atıfta
bulunulmuştur.[34] Teşkilât-ı
Esâsiye Kanunu’nun ilk üç maddesi şöyledir:
Madde 1-
Hâkimiyet bilâ kaydüşart milletindir. İdare usulü halkın
mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına
müstenittir.
Madde 2- İcra
kudreti ve teşrii salâhiyeti milletin yegâne ve hakikî
mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz
eder.
Madde 3-
Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur
ve hükûmeti “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” unvanını
taşır.[35]
Bu üç maddeyi
incelediğimizde karşımıza şu sonuçlar çıkmaktadır:
Anadolu’da başkenti Ankara olan, egemenliğin hiçbir kayıt
ve koşul tanımaksızın millete ait olduğu, yasama, yürütme,
(İstiklâl Mahkemeleri dolayısıyla) yargı yetkilerini elinde
bulunduran, milletin seçimiyle oluşmuş dolayısıyla milletin
tek ve gerçek temsilcisi olan bir meclise ve hükümete sahip,
rejimi halkın kendi kendini yönetmesi esasına dayanan, ordusu,
memurları, mahkemeleri bulunan vergisini toplayan “Türkiye
Devleti”[36] adında yeni
bir devlet kurulmuştur. Bu dönemde yapılmakta olanlar için
Atatürk şöyle demektedir: “Devlet idaresini cumhuriyetten
söz etmeksizin millî hâkimiyet ilkeleri çerçevesinde her an
cumhuriyete doğru yürüyen rejim etrafında yoğunlaştırmaya
çalışıyorduk.”[37]
Mustafa Kemal
Paşanın başkan olduğu Meclis, halktan aldığı güçle ülke
sorunlarını tartışır, yeni yasalar çıkarır ve uygulamaya
koyar. Marmara Denizi’nin güneyinden itibaren tüm
Anadolu’yu yönetir ve ortak hedef olan düşmanın yurttan
kovulması için çalışır. Ordular kurar ve ard arda zaferler
kazanır. Kazanılan her zafer, tasarladığı reformları
yaşama geçirebilmesi için Paşayı daha da güçlendirir.
Büyük Taarruz sonrası ve Lozan görüşmeleri öncesi artık
zamanı geldiği için 1 Kasım 1922’de Saltanat kaldırılır.
Dolayısıyla Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun kabul edildiği
20 Ocak 1921’de fiilen son bulan Osmanlı Devleti, bu tarihte
resmen ortadan kalkar. Halifeliğin kaldırılma zamanı henüz
gelmediği için Halifelik, Türkiye Büyük Millet Meclisi
yetkisi çerçevesinde bir devlet memuriyeti haline getirilir. 24
Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması’nın
imzalanmasıyla “Türkiye Devleti” uluslar
arası plânda da tescil edilir. Şimdi “Türkiye Devleti”
ifadesini oluşturan iki kelimenin arasına “Cumhuriyet”
ifadesinin yerleştirilmesi zamanı gelmiştir.
Uygulanmakta olan Meclis Hükûmeti
sistemi gereğince, bakanların tek tek meclis tarafından
seçilmesi esasına dayanan sistemin işlerliğini yitirmesi ve
bakan seçimlerinin kilitlenmesi sonucu ortaya çıkan hükûmet
bunalımı, bir anayasa değişikliği ile cumhuriyetin ilanı
için Mustafa Kemal Paşaya fırsat yaratır. Artık zamanı
gelmiştir.
28 Ekim 1923 gecesi
Çankaya’daki bir akşam yemeğinde Paşa, cumhuriyetin ilân
edileceğini arkadaşlarına açıklar. Konukların gitmesinden
sonra İsmet Paşa ile çalışarak anayasa değişiklik
teklifini hazırlarlar.[38]
Ertesi gün
değişiklik teklifi meclise sunulur. Rejim tartışmalarının
uzaması üzerine kürsüye gelen Abdurrahman Şeref Bey, şu
konuşmayı yapar: “Hükûmet şekillerinin teker teker
sayılmasına gerek yoktur. Hâkimiyet kayıtsız şartsız
milletindir, dedikten sonra kime sorarsanız sorun bu
Cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır. Ama bu ad, bazılarına
hoş gelmezmiş, varsın gelmesin.”[39]
Abdurrahman Şeref
Bey, en doğru saptamayı yapmıştır. 20 Ocak 1921 tarihinde
kabul edilen Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ile getirilen ve
kayıtsız koşulsuz millet egemenliğine dayanan sistem aslında
cumhuriyettir. 29 Ekim 1923 tarihinde yapılan, yıllar önce
doğmuş olan çocuğa adının takılmasıdır.
Yapılan
görüşmeler sonucu Cumhuriyet oy birliği ile ilân edilecek ve
Mustafa Kemal Paşa da ilk Cumhurbaşkanı seçilecektir.
Böylece Türk
milletinin cehaletten ve sefaletten kurtarılmasını sağlayacak
reformları gerçekleştirmek için gerekli olan siyasî zemin,
Halifelik sorunu hariç, hazırlanmıştır.
Ağa Han-Emir Ali
mektubu ve bu mektupta halifenin yetkilerinin artırılmak
istenmesi, eski rejim özlemlilerinin faaliyetleri ve Kurtuluş
Savaşı liderlerinden bazılarının buna çanak tutması,[40] Halifenin bir devlet başkanı gibi
davranarak elçileri kabul etmesi devlet yönetiminde ikilik
doğması tehdidini oluşturmuş ve bu gelişmeler Mustafa Kemal
Paşa ve arkadaşlarına Halifeliği kaldırmak için uygun
zemini hazırlamıştır.[41]
3 Mart 1924
tarihinde çıkarılan bir kanunla Halifelik kaldırılmış ve
Osmanlı Hanedanı üyeleri yurt dışına gönderilmiştir.[42]
Aslında 3 Mart
1924 tarihinde Halifeliğin kaldırılmasından çok daha önemli
bir değişiklik yapılmıştır. Osmanlı Devleti’ne teokratik
özellik yükleyen “FETVA” makamı
Şeyhülislâmlığın Türkiye Büyük Millet Meclisindeki
uygulanış biçimi olan “Şer’iye ve Evkaf Vekâleti”
kaldırılmıştır. Bu Vekâlet’in kaldırılması, Şer’i
hukuk sisteminin terk edilerek Pozitif hukuk sistemine geçişin
en önemli adımlarından biridir. Artık hiçbir kanun, karar ve
uygulamanın dinî kurallara uygun olup olmadığını
denetleyecek, bu konuda karar verecek bir kurum ve uygulama
kalmayacaktır. Ayrıca bu Vekâlete bağlı olan vakıflar (ki
çoğu dinî amaçla kurulmuş ve medrese tipi eğitimi
destekleyen vakıflardır.) yeni kurulan Vakıflar Genel
Müdürlüğüne bağlanacak ve yasal denetim altına
alınacaktır. Sonuçta Halifelik simgesel bir makamdır. Ancak
Şer’iye ve evkaf vekâleti tarihsel kökleri olan ve devlet
sistemi içinde önemli yere sahip işlevsel bir yapıdır.
Halifeliğin kaldırılmasının heyecanlı tartışmaları
içinde Mustafa Kemal Paşa mükemmel bir zamanlama ile çok
önemli bir adım atacak ve eski rejimin en önemli
kalıntılarından biri olan fetva makamını ortadan kaldıracak
ve eski eğitim sisteminin en önemli parasal kaynaklarından
biri olan vakıfları kontrol altına alacaktır. Teorik olarak
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, 3 Mart 1924 tarihinden
itibaren artık lâik bir devlet olduğunu
söyleyebiliriz.
Halifeliğin de
kaldırılmasıyla siyasî alandaki reformlar sona ermiş, hukuk
alanında, toplumsal alanda, eğitim-kültür alanında
yapılacak olan reformların önü açılmış, gerekli olan
zemin hazırlanmıştır.
İleri
görüşlülük ve zamanlama uyumu açısından bu reformlardan
ikisine; Harf inkılâbı ve kadın hakları konusuna
değineceğiz.
Osmanlı
Devleti’nde kullanılan Arap alfabesi, Türkçedeki ses
ihtiyacını tam olarak karşılayamıyordu. Bu nedenle neredeyse
bin yıla yakın kullanılmasına rağmen yaygınlaşamamış;
okuması zor, yazması daha da zor bir alfabeydi.
Atatürk’ün
Lâtin alfabesinin kabul edilmesi yönündeki görüşünü
Erzurum Kongresi sırasında Mahzar Müfit (KANSU) Beye
aktardığını daha önce belirtmiştik. Yani Atatürk,
Kurtuluş Savaşının başlangıcında Harf İnkılâbı’nı
tasarlamıştı.
Nitekim Halide Edip
ADIVAR “Türk’ün Ateşle İmtihanı” adlı eserinde
Büyük Taarruz öncesi yapılan bir sohbet sırasında
Atatürk’ün Adnan ADIVAR’a: “Adnan sen Tıbbiye ile
Ordunun en önce garplılaşmasından dolayı ilerlediğini
söyledin. Biz şimdi bütün memleketi garplılaştıracağız.”
dediğinden bahseder ve ekler “Hatta o gün Lâtin
harflerini kabul imkânından da bahsediyor, bunu yapmak için
sıkı tedbirler gerektiğini de ilâve ediyordu.”[43] demektedir.
İsmet Paşa,
anılarında harf inkılâbından bir iki sene önce
Atatürk’ün bu konuyu gündeme getirerek kendi görüşünü
sorduğunu, kendisinin de Enver Paşanın daha önce bunu yapmaya
çalıştığını[44] ancak
başarılı olamadığını, Atatürk’ün tasarladığı
reformun da başarılı olamayacağını savunduğunu
anlatmaktadır.[45] Yani
Atatürk’ün en yakın arkadaşı olan ve O’nun reformlarına
gönülden inanan ve yaşama geçirilmesinde büyük bir payı
olan İsmet Paşa bile Harf İnkılâbının başarılı
olamayacağına inanmaktadır.
Ancak Atatürk
ısrarcıdır. Zamanı gelmiştir. Bilim adamlarının yaptığı
çalışma sonucu oluşturulan Latin alfabesi kökenli yeni Türk
alfabesi, 1 Kasım 1928 tarihinde kabul edilecektir.
Ayrıca, millet
mektepleri ve okuma yazma seferberlikleri ile “Bütün
Türkiye kocaman bir okul durumuna gelmişti. Bütün Türkler de
birer öğrenciydi.”[46]
Harf İnkılâbı
ile yapılamaz denen yapılmış, uygulanamaz denen
uygulanmıştır. Bugün yedi yaşındaki çocuklarımız,
birkaç ay içinde okuma yazma öğrenebiliyorsa bu
Atatürk’ün ileri görüşlülüğünün bir sonucudur.
“Harf devrimi Mustafa Kemal’in bugünün Türklerine olduğu
kadar, yarınki kuşaklara da altın bir armağanıdır.”[47]
Atatürk’ün
ileri görüşlülük ve zamanlama uyumuna bir diğer örnek de
kadın hakları konusudur.
İslâmiyet’ten
önce Türk kadını toplum içinde hak ettiği yeri bulmuş
ikinci sınıf insan muamelesi görmemişti. “Kadının
yalnız ev içinde değil, tarlada, pazarda hatta devlet
işlerinde eşinin yardımcısı olmuş, özellikle sosyal
faaliyetlerde ön planda yer almıştır. Kadının
meclislere katılması, kaçgöç olmaması, yaşlı kadınların
söz sahibi olması, tek eşlilik modelinin yaygınlığı
kadının taşıdığı değeri ortaya koymaktadır.”[48]
Ancak
İslamiyet’in Türk toplulukları tarafından benimsenmeye ve
yerleşik hayata geçilmeye başlanmasıyla toplum yapısında
bazı değişimler yaşanmıştır. Türk toplumu, İslâm
dininin kuralları ve uygulamalarının yanı sıra, Arap ve
İran geleneklerinin bazı unsurlarını da benimsemeye
başlamıştır. Bunlardan özellikle Arap toplumunun kadını
hor gören, ona ikinci sınıf insan muamelesi yapan anlayışı,
yavaş yavaş Türk toplumunu da etkisi altına almış ve kadın
ikinci plâna itilmiştir.[49] Bu
toplumsal başkalaşma, zaman içinde dinî taassubun ileri
boyutlara ulaşmasıyla kadının adeta toplumsal yaşamdan
tamamen soyutlanması sonucunu da beraberinde getirmiştir.
Özellikle tarikatların ve bunların uzantısı olan tekke
tarzı eğitim anlayışının etkisiyle Türk kadını toplum
içindeki saygın yerinden uzaklaştırılarak kafes arkasına,
cehalete ve karanlığa mahkum edilmiştir.
Atatürk’ün
Türk kadını hakkındaki görüşü ise şöyledir: “Ülkenin
varlık nedenini hazırlayan kadınlarımız olmuş ve
kadınlarımız olmaktadır. Kimse inkar edemez ki bu savaşta ve
ondan evvelki savaşlarda milletin yaşama geleneğini tutan hep
kadınlarımızdır. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu,
keresteyi getiren, ürünleri pazara götürerek paraya çeviren,
aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla
beraber sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla
yağmur demeyip kış demeyip sıcak demeyip cephenin savaş
malzemelerini taşıyan hep onlar, o ulvî, ilahî Anadolu
kadınları olmuştur. Bundan dolayı hepimiz bu büyük ruhlu ve
büyük duygulu kadınlarımızı şükran ve minnetle sonsuza
dek kutlayalım ve büyük saygı gösterelim.”[50]
Bu saygıyı,
gösterdiği büyük özveri ile hak eden Türk kadını için
Kurtuluş Savaşı bir dönüm noktası olmuştur. Atatürk,
Türk kadınına toplum içindeki haklı yerini kazandırmak
düşüncesindedir.
Büyük
Taarruz’dan sonra Atatürk 1923 yılı Ocak ayında bir yurt
gezisine çıkacaktır. Bu yurt gezisinin İzmit durağında 16
Ocak 1923 tarihinde İstanbul gazetecilerinin katıldığı bir
basın toplantısı yapılacaktır.[51]
Bu görüşme sırasında rejim, başkent, hilâfet, nüfus
meselesi, irtica, parti kuruluşu, seçim sistemi gibi konuların
yanı sıra kadın hakları da ele alınacaktır.
Gazetecilerden
Ahmet Emin Beyin “Halide Edip Hanımefendiyi mebus olarak
görecek miyiz?” şeklindeki sorusuna Atatürk, “Bu
hususta kanunda bir sarahat yoktur. Mamafih şimdiye kadar elli
bin zükâr (erkek) nüfusa bir mebus çıkmıyor mu idi? Şimdi
alelıtlak (genel olarak) elli binde bir mebus dersek o zaman bu
kayd ile erkeklerle beraber kadınlar da mevzuu bahis olur.”[52] ifadesi ile kadınlara seçme ve seçilme
hakkı verilmesi gerektiğini daha 16 Ocak 1923 tarihinde net bir
biçimde ortaya koymuştur.
Ancak
Atatürk’ün belirttiği gibi bir reforma toplum henüz hazır
değildir. Toplumun yanı sıra çok büyük işler başarmış
olan Meclis bile hazır değildir. Meclis’te bu dönemde
Erzurum milletvekili Hoca Salih Efendi, dört kadınla
evlenebilme olanağı tanıyan bir kanun teklifini Meclise
sunmuştur.[53] Bursa
milletvekili Operatör Emin Bey, Frengi hastalığının ortadan
kaldırılabilmesi için kadınların evlenmeden önce muayene
edilmesini teklif ettiğinde, Mecliste kavga çıkmış ve Emin
Bey kendisini dövmeye çalışan hocaların elinden zor
alınmıştır.[54] Seçim kanunu
değişiklikleri yapılırken, Tunalı Hilmi Bey, seçmenlerin
belirlenmesi için yapılacak nüfus sayımında kadınların da
sayılmasını teklif ettiğinde, teklifi kadınlara seçme
seçilme hakkı verilmesi şeklinde yorumlayan muhafazakâr
milletvekilleri Tunalı Hilmi Beyi kürsüde
konuşturmayacaklardır.[55]
Atatürk
tarafından, kadınlara, seçme seçilme hakkı başta olmak
üzere tüm hakların verilmesi tasarlanmıştır. Ancak zaman ve
zemin henüz uygun değildir. Bu reformlar da süreç içinde,
adım adım benimsetilerek yaşama geçirilecektir.
Kadın hakları
konusunda en önemli adım 17 Şubat 1926 tarihinde kabul edilen
“Medenî Kanun” dur. Bu kanunla Şer’i Hukuk yerine
Pozitif Hukuk egemen kılınmış ve Türk kadını yasalar
önünde erkekle eşit hale getirilmiştir.[56]
Atatürk’ün
desteği ile manevi kızı Afet İnan 1930 yılında kadın
hakları konusunda bir kampanya başlatmış,[57]
bu kampanya sonucu 3 Nisan 1930 tarihinde çıkarılan bir
kanunla Türk kadınına belediye seçimlerinde seçme ve
seçilme hakkı tanınmıştır. Ardından çalışmalar ve
çabalar devam etmiş ve 26 Ekim 1933 tarihinde Türk kadınına
köy ihtiyar heyetlerine ve muhtarlığa seçme ve seçilme
hakkı tanınmıştır.[58] Süreç
içinde 5 Aralık 1934 tarihinde yapılan bir anayasa
değişikliği ile Türk kadınına, erkeklerle aynı koşullarda
22 yaşında milletvekili seçme ve 30 yaşında milletvekili
seçilme hakkı verilmiş[59] ve Şubat
1935 tarihinde yapılan genel seçimlerle 18 kadın, milletvekili
seçilerek görevlerine başlamışlardır.
Atatürk
tarafından çok önceden tasarlanan, 16 Ocak 1923’te basına
açıklanan Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı verilmesi
konusu 11 yıllık bir uğraşı sonucu adım adım hayata
geçirilmiştir.
İsmet İNÖNÜ,
Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı verilmesini şu
şekilde değerlendirmektedir; “Senelerden beri hizmet
ettiğimiz Padişahtan biz bu hakkı isteseydik, mükafât olarak
bizi ya ipe çekerdi, ya denize atardı. Türk kadınları, Türk
köylüleri, sizin için mutluluğun yolu açılmıştır;
çünkü başınızda ATATÜRK vardır.”[60]
SONUÇ
Atatürk, yirminci
yüzyıla damgasını vurmuş, Türk milletinin kaderini
değiştirmiş, Türk devlet ve toplum yapısını ortaçağ
zihniyetinden kurtararak çağdaş ve modern bir yapıya
dönüştürmüş olağanüstü bir liderdir.
Olağanüstülüğü,
kimsenin görememiş olduklarını görmüş ve hayata geçirmiş
olmasından kaynaklanmıştır. İleri görüşlülüğü ile
daima ideal olanı gerçekleştirmeye çalışmış, ancak bunu
yaparken yaşamın gerçeklerinden beslenmiş ve mevcut
koşullardan kopmamıştır.
“Bir millet
var, koyun sürüsü, bir çoban lâzım o da benim.”[61] diyen Padişah Vahdettin gibilere karşı
daima “Millet” demiş, “Millet Egemenliği”
demiş, milletini ikna etmiş ve çağdaş bir topluma
dönüştürmüştür. Halka önce haklarını vermiş, daha
sonra eğiterek kendisine verilen hakları kullanabilir hale
getirmiştir.
Zihninde
tasarladığı reformları müthiş bir zamanlama ile yaşama
geçirmiştir. Hiçbir reformu gerekli olgunluğa ulaşmadan
yapmamıştır. “En çok ilgi toplayacak, destek
sağlayacak, kabul görecek olanlar öne alınmış; güçlük
yaratacak, işleri çıkmaza, açmaza sokacak olanlar ise geriye
bırakılmış, olanağı, yapılabilirliği doğdukça, ortaya
çıktıkça da gündeme getirmiştir.”[62]
Kendisiyle aynı koşullarda
yetişen arkadaşlarından, ileri görüşlülük, seziş gücü
ve kavrama yeteneği açısından daima farklı ve çok önde
olmuş, mükemmel bir zamanlama uyumu ile Kurtuluş Savaşının
bazı liderlerinin tüm engelleme girişimlerine rağmen
mükemmel bir Toplumsal Dönüşüm Hareketi gerçekleştirmiş,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milletini yaratmıştır.
KAYNAKLAR
| ADIVAR,
Halide Edip; Türk'ün Ateşle İmtihanı, Çan
Yayınları, İstanbul 1962. ARAR, İsmail;Atatürk’ün İzmit
Basın Toplantısı, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul
1997. ARIKAN,Türkan; Atatürk’ün Türk
Kadını Hakkındaki Görüşlerinden Bir Demet, TBMM
Yayınları, Ankara 1984. ATATÜRK, Kemal; Nutuk, c.2,
Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1981. ATAY,Falih Rıfkı; Atatürk'ün
Bana Anlattıkları, Sel Yayınları, İstanbul 1955. BAYAR, Celal; Atatürk'ten
Hatıralar, Sel Yayınları, İstanbul 1955. BORAK, Sadi; Ata ve
İstanbul,Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Yayınları,
İstanbul 1983. CAPORAL, Bernard; Kemalizm’de ve
Kemalizm Sonrasında Türk Kadını, Türkiye İş
Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1982. CEBESOY, Ali Fuat; Milli Mücadele
Hatıraları, İstanbul 1953. DOĞRAMACI, Emel; Atatürk’ten
Günümüze Sosyal Değişmede Türk Kadını, Atatürk
Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara 1993 ERENDİL, Muzaffer; İlginç Olaylar
ve Anektodlarla Atatürk, Gnkur Basım Evi, Ankara 1989. İNÖNÜ, İsmet; Cumhuriyetin İlk
Yılları, c.1, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul 1998. İPEKÇİ, Abdi; İnönü,
Atatürk'ü Anlatıyor, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul
1997. KARABEKİR, Kazım; İstiklâl
Harbimiz, Merk Yayınları, İstanbul 1990. KİLİ,Suna; Atatürk Devrimi Bir
Çağdaşlaşma Modeli, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul
1998. Kılıç Ali; Kılıç Ali
Hatıralarını anlatıyor, Sel Yayınları, İstanbul
1955. ÖNGER, Beria; Atatürk Devrimleri
ve Kadınlarımız, Fahir Önger Yayınları, İstanbul
1965. SHERRİL,Charles N.; (Çev.Örgen
UĞURLU), Mustafa Kemal, c.2, Cumhuriyet Yayınları,
İstanbul 1999. TOYNBEE, Arnold J.; (Çev.Kasım
YARGICI), Türkiye, Bir Devletin Yeniden Doğuşu,
Cumhuriyet Yayınları, İstanbul 2000. Yunus Nadi ; Ankara'nın İlk
Günleri, Sel Yayınları, İstanbul 1955. Türk İstiklâl Harbine Katılan
Tümen ve Daha Üst Kademelerdeki Komutanların
Biyografileri, Genelkurmay Basım Evi, Ankara 1989. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, c.7,
2. Basılış, TBMM Basım Evi, Ankara 1944. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, c.8,
3. Basılış, TBMM Basım Evi, Ankara 1981. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, c.16,
3. Basılış, TBMM Basım Evi, Ankara 1981. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, c.24,
3. Basılış, TBMM Basım Evi, Ankara 1981. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, c.28,
2. Basılış, TBMM Matbaası, Ankara 1961. Düstur, 3.Tertip, c.3, Milliyet
Matbaası, İstanbul 1929. Hakimiyet-i Milliye, 11 Mayıs 1921. |
[1] Abdi İPEKÇİ;
İnönü, Atatürk'ü Anlatıyor, Cumhuriyet Yayınları,
İstanbul 1997, s.41.
[2] Suna KİLİ; Atatürk
Devrimi Bir Çağdaşlaşma Modeli, Cumhuriyet Yayınları,
İstanbul 1998, s.102.
[3] Türk İstiklâl Harbine Katılan Tümen ve Daha Üst Kademelerdeki Komutanların Biyografileri, Genelkurmay Basım Evi, Ankara 1989.
[4] Arnold J. TOYNBEE
(Çev.Kasım YARGICI); Türkiye, Bir Devletin Yeniden Doğuşu,
Cumhuriyet Yayınları, İstanbul 2000, s.39.
[5] Kâzım KARABEKİR;
İstiklâl Harbimiz, Merk Yayınları, İstanbul 1990, s.23.
[6] İPEKÇİ; a.g.e.,
s.102-104.
[7] Hakimiyet-i Milliye;
11 Mayıs 1921.
[8] TBMM Zabıt Ceridesi,
Devre 1, c.7, 2. Basılış, TBMM Basım Evi, Ankara 1944, s.339.
[9] KARABEKİR; a.g.e.,
s.934-936.
[10] Müdafaa-i Hukuk
Grubu’nun Madde-i Esâsiyesi’nin ikinci maddesi.
[11] İPEKÇİ; a.g.e., s.106.
[12] TBMM Zabıt
Ceridesi, Devre 1, c.24, 3. Basılış, TBMM Basım Evi, Ankara
1981, s.290-291.
[13] a.g.e.; s.292-293.
[14] Kemal ATATÜRK;
Nutuk, c.2, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1981,
s.418.
[15] a.g.e.; s.419.
[16] TBMM Zabıt
Ceridesi, c.24, s.315. Ayrıca bk. Düstur; 3.Tertip, c.3,
Milliyet Matbaası, İstanbul 1929, s.152.
[17] Nutuk; s.567.
[18] a.g.e.; 552-559.
[19] a.g.e.; s.601.
[20] İsmet İNÖNÜ;
Cumhuriyetin İlk Yılları, c.1, Cumhuriyet Yayınları,
İstanbul 1998, s.78.
[21] a.g.e.; s.27.
[22] KİLİ; a.g.e.,s.103.
[23] Falih Rıfkı ATAY;
Atatürk'ün Bana Anlattıkları, Sel Yayınları, İstanbul
1955, s.97.
[24] KİLİ; a.g.e.,
s.103.
[25]Refii Cevat (ULUNAY), Millî Mücadele boyunca Anadolu Hareketi’ne muhalif olan ALEMDAR gazetesinde gazetecilik yapmış ve Millî Mücadele boyunca, bu hareketi baltalayıcı, kışkırtıcı yayınlar yapmıştır.Bu nedenle 150’likler listesi ile yurt dışına sürgün edilmiş ve daha sonra ilân edilen genel aftan yararlanarak yurda dönebilmiştir.
[26] Atatürk, TBMM’nin açılması aşamasında
benzer sözleri Yunus Nadi Beye de söylemiştir. Sohbet
sırasında Yunus Nadi’nin Ankara’nın insana “bir
boşluk, bir çöl hissi” verdiğini söylemesi üzerine
Atatürk şu cevabı verir: “Öyle görünür Nadi Bey,
öyle görünür. Zaten bu büyük işin zevki de buradadır. Bu
çölden bir hayat çıkarmak, bu inhilâlden bir teşekkül
yaratmak lâzımdır. Mamafih sen ortadaki boşluğa bakma. Boş
görünen o saha doludur, çöl sanılan bu alemde saklı ve
kuvvetli hayat vardır. O, millettir. O, Türk Milletidir. Eksik
olan şey teşkilâttır, işte şimdi onun üzerindeyiz.” -
Yunus Nadi; Ankara'nın İlk Günleri, Sel Yayınları, İstanbul
1955, s.96-97.
[27] Sadi BORAK; Ata ve
İstanbul,Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Yayınları,
İstanbul 1983, s.116-118.
[28] Kılıç Ali;
Kılıç Ali Hatıralarını Anlatıyor, Sel Yayınları,
İstanbul 1955, s.15.
[29] ATAY; a.g.e., s.110.
[30] a.g.e.; s.110-114.
[31] Muzaffer ERENDİL;
İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk, Gnkur. Basımevi,
Ankara 1989, s.28-29.
[32] Celal BAYAR;
Atatürk'ten Hatıralar, Sel Yayınları, İstanbul 1955, s.13.
[33] Yunus Nadi; a.g.e.,
s.98-100.
[34]Nisab-ı Müzakere Kanunu’nda, Meclisin, milletin bağımsızlığının sağlanması, Saltanat ve Hilâfet makamlarının kurtarılmasına kadar çalışmalarına devam edeceği ifade edilmiştir.
[35] Düstur; c.1, s.199.