Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

 

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ CUMHURİYETİ

           

 

           GİRİŞ

 

23 Nisan 1920 tarihinde açılan Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinin Türk Millî Mücadelesinde ayrıcalıklı bir yeri vardır. Türk milletinin en karanlık günlerinde, var olma-yok olma  mücadelesinin verildiği bir dönemde açılan bu Meclis, Türk Millî Mücadelenin kazanılmasına yaptığı katkının yanı sıra gelecekte oluşturulacak olan yeni devletin, yeni rejiminin provasının yapıldığı bir laboratuvar olmuştur. Bu Mecliste, vatanın kurtuluşu herkesin üzerinde ittifakla birleştiği ana amaç olmakla beraber, her türlü siyasî görüş, anlayış ve yaklaşım temsil edilmiş ve bu doğrultuda kıyasıya düşünce mücadelesi yapılmıştır. TBMM eksenli olarak oluşturulan bu sistem hukuken, siyaseten ve uygulama biçimi olarak millet egemenliğine dayalı bir rejim olan Cumhuriyet’tir.

 

TBMM’NİN AÇILMASINI SAĞLAYAN SÜREÇ

 

Osmanlı devleti açısından Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren Mondros Ateşkes Antlaşması, aynı zamanda devletin tasfiye sürecini de başlatmıştır. İtilaf devletleri ve onların iş birlikçisi Yunanistan ile yerli azınlıklar bu tasfiye sürecinin ana aktörleri olmuştur. Paylaşma anlaşmaları çerçevesinde yurdun dört bir yanı işgal edilirken, Doğu Anadolu’da ve Kilikya’da bir Ermeni devleti, Doğu Karadeniz’de bir Pontus devleti yaratılması için Ermeni ve Rumlar yoğun bir çaba içine gireceklerdir. Bu çabalara Osmanlı Devleti’nin engel olamaması üzerine halk kendi direniş örgütleri olan Reddi İlhak ve Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerini ve Kuvayı Milliye birliklerini kurarak bölgesel kurtuluş mücadeleleri vermeye çalışacaklardır. Anadolu’daki bu direnişin özellikle Doğu Karadeniz’de İtilaf devletlerini rahatsız edecek boyuta yükselmesi üzerine İtilaf devletleri, Osmanlı Devleti’ne nota vererek[1] asayişsizliğin önlenmesini, aksi takdirde bu bölgelerin işgal edileceğini bildireceklerdir. Bunun üzerine bir arayış içine giren Osmanlı yönetimi Anadolu’ya bir Ordu Müfettişi gönderme kararı alacaktır. Bu işin üstesinden gelecek en kuvvetli aday Mustafa Kemal Paşadır. Harbiye Nezaretine çağırılan Mustafa Kemal Paşaya Harbiye Nazırı Şakir Paşa tarafından Ordu Müfettişliği görevi teklif edilecek[2] ve Paşa bu görevi seve seve kabul edecektir. Harbiye Nezareti Müsteşarı Kazım (İNANÇ) Paşa ile Mustafa Kemal Paşa görevlendirme talimatını birlikte hazırlayacaklardır. Bu talimatta yer alan geniş yetkilerden ürken Şakir Paşanın sadece mührünü bastığı görevlendirme emrini[3] alan Mustafa Kemal Paşa, 16 Mayıs 1919 tarihinde Dokuzuncu Ordu Müfettişi göreviyle Samsun’a hareket edecektir.

 

19 Mayıs 1919’da Samsun’a varan Mustafa Kemal Paşa, Havza Bildirgesi ve Amasya Genelgesi ile Türk milletine reva görülen muameleye karşı çıkacak ve hem işgal güçlerine hem İstanbul Hükûmeti’ne karşı tavır alacaktır. O’nun Anadolu’da giriştiği teşkilatlanmadan rahatsız olan İşgal güçleri ve İstanbul hükümetinin baskıları sonucu Mustafa Kemal Paşa 7-8 Temmuz 1919 tarihinde Her türlü fedâkârlıkla çalışmak üzere sîne-i milletde bir ferd sıfatıyla bulunmak[4] üzere ordu müfettişliği ve askerlik mesleğinden istifa edecektir.

 

Ardından milletin temsilcilerinin katılımıyla tam bir demokratik ortam içinde gerçekleştirilen Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınan kararlar, Anadolu’nun amaç açısından İstanbul Hükûmetinden çok farklı düşündüğünü ve inisiyatifin artık millete geçtiğini tüm dünyaya gösterecektir. Anadolu’da ortaya çıkan bu krizi idare edemeyen Damat Ferit Hükûmeti istifa edecek ve yerine Ali Rıza Paşa Hükûmeti kurulacaktır.

 

Ali Rıza Paşa ilk iş olarak Anadolu’ya geçmiş olan inisiyatifi tekrar İstanbul Hükümetinin eline alabilmek için Bahriye Nazırı Salih Paşayı, Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek üzere Amasya’ya gönderecektir. Yapılan görüşmeler sonrası 22 Ekim 1919’da, tarihimizde Amasya Protokolü olarak geçen kararlar alınacaktır. Bu kararların en can alıcı noktası ivedi olarak milletin temsilcilerinden oluşan bir Mebusan Meclisinin Anadolu’da toplanmasıdır. Salih Paşa, İstanbul’a döndüğünde İstanbul Hükûmeti tavır değiştirecek ve Meclisin İstanbul’da toplanması fikrini savunacaktır. İstanbul’da toplanacak bir Meclisin kalıcı olamayacağını ileri süren Mustafa Kemal Paşa, bu fikre karşı çıksa da, böyle bir hayırlı harekete engel olunmaması gerektiğini düşünen arkadaşlarının ısrarı üzerine Meclisin istanbul’da toplanmasını kabul edecektir.

 

12 Ocak 1920 tarihinde İstanbul’da toplanan Osmanlı Mebusan Meclisine seçilen mebusların büyük bir çoğunluğu Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin aday gösterdiği şahıslardır. İstanbul hükümetinin ve İtilaf devletlerinin kontrol altında tutarak Anadolu Hareketine geçmiş olan inisiyatifi tekrar geri almalarını sağlayacağını düşündükleri bu Meclisin, 28 Ocak 1920 tarihinde kabul ettiği ve Türk milletinin asgari haklarını ilan eden Misak-ı Millî, bardağı taşıran son damla olacaktır. 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul resmen işgal edilecek, Mebusan Meclisi basılarak aralarında Rauf (ORBAY) Kara Vasıf Beyin de olduğu on bir mebus tutuklanarak Malta adasına sürgüne gönderileceklerdir.[5]

 

Mebusan Meclisi, 18 Mart 1920 tarihli oturumunda bu şartlar altında çalışamayacağı kararına vararak toplantılarını tatil etmiştir. 11 Nisan 1920 tarihinde, Padişah Vahdettin en geç dört ay içinde yeni seçimlerin yapılması kaydıyla Osmanlı Mebusan Meclisini feshetmiştir.[6]

 

İstanbul’da bu olaylar cereyan ederken, Mustafa Kemal Paşa, Heyet-i Temsiliye adına ilk girişimlere başladı. İşgal haber alınır alınmaz aynı gün, durum Kolordu Kumandanlarına ve Valilere telgrafla bildirildi.[7] Ayrıca İstanbul ile her türlü telgraf haberleşmesi yasaklandı. İzinsiz olarak; İstanbul’a telgraf çekenler, düşman tebliğlerini Anadolu’ya kabul eden ve yayanlar, Anadolu dahilindeki görüşmeleri İstanbul’a verenler casus olarak kabul edilecekler ve derhal yargılanarak cezalandırılacaklardı.[8]

 

Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal Paşa tarafından 17 Mart 1920 tarihinde Kolordu Kumandanları ve Valilere çekilen şifreli telgrafta; Ankara’da on beş gün içinde bir “Meclis-i Müessisan” (Kurucu Meclis) toplanacağı, bu Meclis üyelerinin medeni cesaret ve fikrî kabiliyet sahibi, yirmi beş yaşından büyük, kötü şöhret sahibi olmayan kişiler arasından, Livalar esas tutulmak üzere, her Liva’dan beş üye seçilmek suretiyle oluşturulacağını bildirir.[9] “Meclis-i Müessisan” ifadesi, 15. Kolordu kumandanı Kazım Karabekir Paşa, 3. Kolordu Kumandanı Miralay Selahattin Bey ve Sivas Valisi Reşit Paşayı rahatsız edecektir. Bu ifadenin kullanılmasının uygun olmayacağı, halkın bu ifadeden bir şey anlamayacağı ve anlaşmazlığa meydan vermemek için bu ifadenin kullanılmaması gerektiği fikrini savunacaklardır.[10] Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, daha başlangıçta bir anlaşmazlığa mahal vermemek için 19 Mart 1920 tarihinde gönderdiği tamimde “Meclisi-i Müessisan” yerine “Salâhiyet-i Fevkâlâdeyi Hâiz Bir Meclis” ifadesini kullanacak ve bu tamimde İstanbul’dan kaçarak Ankara’ya gelebilecek son Osmanlı Mebusan Meclisi mensubu mebusların da Ankara’ya gelebilenlerin açılacak olan Meclisin doğal üyeleri olacağı bildirilir.[11]

 

Meclisin oluşturulmasına yönelik seçimler, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin gayretleri ile Kolordu Kumandanları ve Valilerin gözetiminde, önceki iki dereceli seçimlerde “Müntehib-i Sâni” (İkinci Seçmen) olarak seçilenler, Müdafaa-i Hukuk Heyetleri, Belediye Meclis Üyeleri ve milletçe başka ne kadar seçilmiş heyet varsa hepsinin katılımıyla yapılır.[12]

 

22 Nisan 1920 tarihinde yapılan özel bir toplantıda Mustafa Kemal Paşanın teklifi üzerine Meclisin adının “Türkiye Büyük Millet Meclisi” olması kabul edilir.[13]

 

Meclisin açılışı muhteşem oldu. Memleketin her tarafından seçilerek gelen mebuslar ile İstanbul’dan Ankara’ya gelen mebuslar, bütün hükûmet memurları, Ankara halkı Hacı Bayram camiinde topluca cuma namazı kıldıktan sonra ellerinde sancaklarla Meclis önüne geldiler. Kapı önünda dualar okunup kurbanlar kesildikten sonra Meclise girildi. İlk celsede Sinop Mebusu  Şerif Bey, en yaşlı üye olması nedeniyle geçici başkan olarak görev yaptı.[14] 120 mebusun katılımıyla yapılan bu ilk oturum gayet kısa sürdü. Önce Şerif Bey bir açış konuşması yaptı. Ardından kürsüye gelen Mustafa Kemal Paşanın kısa konuşmasıyla Meclis, ertesi gün toplanmak üzere tatil edildi.[15] 24 Nisan 1920 tarihli oturumda, Mustafa Kemal Paşa, uzun bir konuşma yaparak, mütarekenin imzalanmasından Meclisin açılışına kadar geçen dönem hakkında geniş bilgi verdi.[16] Aynı oturumda Meclis Reisi, ikinci reis ve reis vekilleri seçimine geçildi. 120 mebusun katıldığı oylamada Mustafa Kemal Paşa 110 oyla Meclis Reisi seçildi.[17] Artık TBMM Cumhuriyeti dönemi başlıyordu.

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ CUMHURİYETİ

 

TBMM dönemini analiz edebilmemiz için öncelikle TBMM’nin siyasî ve hukukî meşruiyeti üzerinde durmamız ve meşruiyetten ne anlamamız gerektiğini Mustafa Kemal Paşanın tespitleriyle değerlendirmemiz gerekir. Mustafa Kemal Paşa, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılması öncesi bir sohbet sırasında Yunus Nadi Beyin  Her kerâmeti Meclisten beklemek niyetinde miyiz?” şeklindeki sorusuna şu cevabı vermiştir: “Ben bilâkis her kerâmeti Meclisten bekleyenlerdenim. Nadi Bey, bir devre yetiştik ki onda her iş meşru olmalıdır. Millet işlerinde meşruiyet, ancak millî kararlara istinad etmekle, milletin temayülâtı umumiyesine tercüman olmakla hasıldır. Milletimiz çok büyüktür hiç korkmayalım. Bence Meclis nazariye değil hakikattır ve hakikatlerin en büyüğüdür. Evvela Meclis, sonra ordu Nadi Bey. Çünkü ordu yüz binlerce insan, milyonlarca ve milyonlarca servet ve sâmân demektir. Buna iki üç şahıs karar veremez. Bunu ancak milletin karar ve kabulü meydana çıkarabilir ve bir kere bu hâle geldikten sonra milletin hayat ve mevcudiyetine zıd olan mezâlim ve tazyikatın kâffesini bertaraf etmeye muktedir olmak salâhiyetini yalnız nazariye olarak değil,  fiilen de kazanmış oluruz.[18] Bu değerlendirmeden yola çıkarak meşruiyeti dar anlamda, milletin geleceğinde, millet isteğine ve kararlarına dayanarak söz sahibi olma olarak tanımlayabiliriz. Geniş anlamda ise bu ifadenin karşılığı cumhuriyettir, demokrasidir. Anadolu’da kurulan  ve milletin düşüncelerini temsil eden tüm cemiyetlerin TBMM’nin açılışı için çalışmaları, milletin kararına ve onayına dayanan bu meşruiyet arayışının bir göstergesidir. Meclisin açılmasından sonra askerî ve mülkî bütün yöneticilerle Geyve Boğazı’nın  güneyindeki tüm Anadolu’nun TBMM’nin yönetimine girmesi Meclis’in meşruiyetinin göstergesidir. TBMM, siyaseten meşru bir kurumdur. Meclisi oluşturan mebuslar, halkın oyuyla seçilmiş ve gene halkın geleceğini oluşturacak kararlar almaya halk tarafından yetkili kılınmışlardır. Millet iradesinin yönetime yansımasının başka bir biçimi yoktur.

 

Hukukî olarak meşruiyeti ele alırsak; Osmanlı Devleti  Anayasası olan Kanun-u Esasî, yasama görevini yerine getirmek için “Meclis-i Umumî” adıyla bir meclis öngörmüştür.[19] Oysa halkın iradesi ile seçilen meclis, işgal güçleri tarafından çalışamaz hâle getirildiği için görüşmeleri tatil etmiş ve padişah tarafından 11 Nisan 1920 tarihinde feshedilmiştir.[20] 23 Nisan 1920 tarihinde açılan TBMM, Kanun-u Esasî açısından feshedilen meclisin yerine açılan meşru ve yeni bir Meclistir. Kaldı ki TBMM’yi oluşturan mebuslar İmparatorluk Mebusan Kanunu esaslarına göre seçilmişlerdir.[21] Dolayısıyla TBMM, hukukî olarak da meşrudur.

 

Nitekim Meclisin meşruiyeti bir süre sonra İstanbul Hükûmeti tarafından da kabul edilecektir. Londra Konferansı öncesi Sadrazam Tevfik Paşa tarafından Mustafa Kemal Paşanın şahsına çekilen telgraf reddedilecek ve gerekçe olarak millet adına söz söylemeye yetkili tek mercinin Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğu ifade edilecektir. Bunun üzerine Tevfik Paşa, bir sonraki telgrafını “Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaseti” adına gönderecektir.[22] Yine Tevfik Paşa Londra Konferansı sırasında, sözü “Millet adına konuşmaya yetkili” olarak nitelendirdiği TBMM Murahhas Heyetine bırakacaktır.[23]

 

TBMM’yi oluşturan mebusların halkı ne oranda temsil ettiği incelenmesi gereken bir başka husustur. Bunun en etkili yolu mebusların mesleki dağılımlarının incelenmesidir. TBMM’nin 50. Yıl Dönümü Albümünde Birinci Mecliste görev yapan 378 mebusun isimleri, seçim bölgeleri, yaşları ve meslekleri yer almaktadır.[24] Sadi IRMAK, mesleklerini tespit edebildiği 361 mebusu on gruba ayırarak incelemiştir. Buna göre Mecliste 69 ilmiye sınıfı mensubu, 58 asker, 29 eğitimci, 27 iktisatçı, 37 diplomat, 50 hukukçu, 62 memur, 39 ziraatçi, 18 tıbbiye mesubu ve 2 teknisyen mevcuttur.[25] Bu dağılım değerlendirildiğinde mebusların halkı temsil ettikleri sonucuna varılabilir. Bu meslek gruplarındaki mebusların ülkenin dört bir yanındaki değişik seçim bölgelerinden seçilerek geldikleri de dikkate alınmalıdır.

 

Vatanın kurtuluşu amacıyla bir araya gelen mebuslar bu ortak ve vazgeçilmez amaç ile birlikte Meclis çalışmalarında kendi görüş ve prensiplerinin de savunucusu olmuşlardır. Bu nedenle TBMM aynı zamanda bir tezatlar Meclisidir. Samet AĞAOĞLU, bu tezadı şu satırlarla ifade ediyor: “Okul ve medrese çarpışması vardı. Yenilik ve muhafazakârlık tartışması vardı. Cumhuriyet ve saltanatçılık tartışması vardı. Türkçülük ve Osmanlılık çarpışması, ırkçılık ve ümmetçilik çarpışması vardı.”[26]

 

Meclis içinde çeşitli düşüncelere mensup mebuslar, değişik fırka ve cemiyetlere de üye idiler. Bunlar: İttihat ve Terakkî Fırkası, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Çiftçiler Cemiyeti, Millî Türk Fırkası, Türkiye Mesaî Fırkası, Millî Ahrar-Ahalî İktisat Fırkası ile çeşitli müdafaâ-i Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetleri idi.[27] Fakat değişik düşüncelere sahip olmaları, değişik fırka ve cemiyetlere üye olmaları vatanın kurtuluşu için çalışmalarına engel teşkil etmiyordu.  Büyük bir çoğunluğu Millî Egemenlik düşüncesinin savunucusu idi. Ancak Millî Egemenliği kimi cumhuriyet, kimi bolşeviklik kimi de meşrutî düzen olarak algılıyor ve bu düşünceler doğrultusunda sahip çıkıyordu. Doğal olarak bu düşünceleri Meclis içindeki çalışmalarına da yansıyordu.

 

Meclisteki bu düşünce zenginliği yasama faaliyetlerine de birebir yansımıştır. Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey, paraya en çok ihtiyaç duyulduğu bu dönemde önemli bir gelir kaynağı olan içki üretimini ve satışını yasaklayan “Men-i Müskirat” kanun teklifini getiriyor ve Meclis tarafından kabul ediliyordu.[28] Bursa Mebusu Operatör Emin Bey, frengi hastalığının önlenmesi için kadınların evlenmeden önce muayene edilmesini teklif ettiğinde Mecliste kavga çıkıyor ve Emin Bey mutaassıp hocaların elinden zor alınıyordu.[29] Irkçılık kesinlikle reddedilirken daha sonra, Mecliste artık Arnavut ve Arap gibi yabancı unsurların yer alamayacağı kürsüden heyecanla ilan ediliyordu.[30] Şer’iye Vekili Abdullah Azmi Efendi, Vekiller Heyetine Şer’iye Vekaletinin yol göstermesini, yani alınacak kararların uygulamaya konmadan önce Şer’iye Vekaletinden fetva alınmasını teklif edebiliyordu.[31]Bir dönemin simgesi durumunda olan fesin pahalıya malolması ve yurt dışına gelir akışına sebep olması üzerine fes yerine kalpak giyilmesi teklif ediliyor ve bu konu üzerinde hararetli tartışmalar yapılıyordu.[32] Erzurum Mebusu Hoca Salih Efendi, dört kadınla evlenebilme olanağını getiren kanun teklifini Meclise sunuyor ve pek çok mutaassıp mebusun bulunduğu Meclisten üç olumlu oyu ancak alabiliyordu.[33] Tunalı Hilmi Bey seçim kanunu görüşmelerinde seçmen sayısının belirlenmesi için yapılacak nüfus sayımında kadınların da sayılmalarını önerdiğinde büyük tepki görüyor ve konuşması engelleniyordu.[34] Londra Konferansı sırasında Mustafa Kemal Paşanın Tevfik Paşaya yazdığı tegrafta “Padişah bizi resmen tanısın tahsisatını verelim” şeklindeki ifadeyi uygun bulmayan mebuslar[35] saltanatın kaldırılması söz konusu olduğunda hep birlikte kaldırılması yönünde oy kullanıyorlardı.[36] Diğer taraftan, pek çok tutuculuk örneği de sergileyen bu Meclis, kabul ettiği Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” diyerek, İslam dünyasında örneği görülmediği gibi batı dünyasında da son derece sınırlı sayıda ülkede uygulanan demokrasi uygulamasının en güzel örneğini veriyordu.

 

Yukarıdaki örnekler bu Meclisin çelişki içinde olduğu şeklinde yorumlanmamalıdır. Tezatlar Meclisi olmasına rağmen bu örnekler düşünce zenginliği olarak algılanmalıdır. Bu düşünce zenginliğine ek olarak fırkacılık denen ve parti disiplini anlayışıyla mebusların kendi iradelerini ifade etmelerine engel olan sınırlayıcı bir etken olmadığı için bu düşünceler Meclis ortamında serbestçe tartışılmış, zaman zaman kavgalar çıkmış zaman zaman Meclis çalışmaları kilitlenmiş, ancak millet adına en iyi sonucu verecek kararlara varılmıştır.

 

Bu düşünce zenginliği, anlayış ve amaç farklılıkları  zaman içinde biribirine yakın olan mebusların bir araya gelerek bazı gruplar oluşturmalarına ve yasama faaliyetinde birlikte hareket etmeleri sonucunu doğurmuştur. Bu gruplar; Tesânüt Grubu, İstiklâl Grubu, Müdafaa-i Hukuk Zümresi, Halk Zümresi ve Islahat Grubudur.[37] Zamanla Mecliste düşünce birliğinin sağlanamaması işleyişin aksaması üzerine 1920 yılı ortalarına doğru, ortaklaşa hareket edip gerekli olan birliği sağlayabilmek ve Meclisin çalışmalarını kolaylaştırmak amacıyla kurulan bu gruplar, aralarında çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle çalışmaları daha da güçleştirecek ve Meclis çalışmaları zora girecektir.[38]

 

Meclis içinde açıldığı günden itibaren var olan yenilikçi-muhafazakâr çatışması zaman içinde daha da belirginleşecek, özellikle küçük grupların çalışmalarıyla Meclis adeta işlemez hâle gelecektir. Muhafazakârlar başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere yenilikçilerin Bolşevik ve cumhuriyetçi düşüncelerle saltanat ve hilafet düşmanlığı yaptığı düşüncesi ile özellikle İkinci İnönü Zaferi’nden sonra sert bir muhalefete başlayacaklardır.[39]

 

Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, kendi düşüncelerine yakın olan mebuslarla önce tek tek, daha sonra gruplar hâlinde görüşmeler yaparak, mebuslardan oluşturacakları yeni gruba girmelerini istemiş, girmek istemeyenlerin görüşlerinde serbest olduklarını bildirmişti.[40]

 

Bu görüşmeler sonucunda şekillenen grup ilk toplantısını 10 Mayıs 1921 tarihinde yaptı. Bu toplantıda  “Madde-i Esâsiye” ile “Nizamnâme-i Dâhilî” kabul edildi.[41] 11 Mayıs 1921 tarihli ikinci toplantıda Mustafa Kemal Paşanın başkanlığında 16 kişilik bir idare heyeti oluşturuldu. Rakamlar tam olarak netleşmese ve zaman zaman değişmeler olsa da grup başlangıçta 133 üyeden oluşuyordu.[42]

 

Grubun Meclis içinde her konuda düşünce birliği içinde olduğu söylenemez. Günün zor şartları altında bir araya gelmiş olan grup üyesi mebuslar için genel amaçlar doğrultusunda çalışmak bazen yeterli olmuyor, farklı görüşler ortaya çıkıyordu. Ancak, daha ayrıntılı bir  program oluşturmak,  bir siyasî parti oluşumuna gitmek demekti ki, böyle bir girişim için henüz zaman ve ortam uygun değildi.[43]

 

Bir süre sonra grup içindeki üye sayısında artmalar olacağı gibi bazı mebuslar zamanla grubun çalışma biçimine ve savunduğu düşüncelere uyum gösteremediği için ya istifa etmişler ya da istifa etmiş sayılmışlardır.[44]

 

Atatürk tarafından kurulmuş olan Hakimiyet-i Milliye gazetesi, bu grubun yayın organı gibi çalışmış, grubun düşüncelerini yansıtan haber ve yorumlara yer verdiği gibi grupla ilgili tebliğleri de yayımlamıştır.

 

Grup kendisine isim olarak da, seçilerek geldikleri kökeni gösteren “Müdafaâ-i Hukuk Grubu” diyecektir. Grubun Madde-i Esâsiye’sinin ikinci maddesinde yer alan “ Devlet ve milletin teşkilâtını, Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu çerçevesinde oluşturmak için gerekli çalışmaları yapmak.”[45] şeklindeki hüküm, aslında bu grubun amacını en iyi biçimde ifade etmektedir. Çünkü 23 madde ve bir de madde-i münferideden oluşan Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’nda ne saltanattan ne de hilafetten bahsediliyordu. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun hükümleri daha sonra ele alınacaktır.

 

Saltanat ve hilafeti yok sayan Teşkilât-ı Esasiye Kanunu çerçevesinde devlet ve milletin teşkilatını oluşturmak düşüncesi, Meclisteki muhafazakâr mebusları rahatsız edecektir. Bu düşünce çerçevesinde oluşturulmuş olan bu grupla mücadele etmenin en etkin yolu yeni bir grup oluşumuna gitmek olduğu için, Malta’daki Türk esirlerinin dönüşünden sonra yaklaşık olarak 1921 yılı kasım ayı sonlarıyla Aralık ayı ortalarına doğru Mecliste yeni bir grup oluşturuldu.[46] Bu grup üyesi mebuslar, kendilerinin de Müdafaâ-i Hukuk cemiyeti kökenli olduklarını ifade ederek kendi gruplarına “Müdafaâ-i Hukuk İkinci Grubu” adını vermişlerdir.[47] Bu tarihten sonra ilk kurulan grup kısaca “Birinci Grup”, daha sonra kurulan grup ise “İkinci Grup” olarak adlandırılmıştır.

 

125 mebustan oluşan[48] İkinci Grup, 16 Temmuz 1922 tarihinde üç maddelik kısa bir program[49] ve 16 maddeden oluşan bir “Nizamnâme-i Dahilî” kabul etmiştir.[50]  Grup, düşünce ve yorumlarını basın yoluyla duyurmak amacıyla 18 Ocak 1923 tarihinden itibaren “Tan” gazetesini yayımlamaya başlamıştır.[51] İkinci Grubun Nizamnâme-i Dahilî’sinin dördüncü maddesinde yer alan; “Aşırı tutuculuğu hoş görmemek, yenilik adı altında millî ahlâka aykırı taklit düşüncelerle mücadele etmek, dinin gelişmeye engel olmayacağı düşüncesinden hareketle gelişmeyi halkın dinî ve millî ihtiyaçları çerçevesinde sağlamak.” şeklindeki hüküm ve grubun daha sonra yaptığı muhalefet, bu grup için “muhafazakâr” tanımlamasının uygun olduğunu göstermektedir.

 

Meclis içinde yer alan mebusların farklı düşünceleri, anlayış ve amaç faklılıkları daima Meclis çalışmalarına yansıdığı gibi bu iki grubun düşünceleri, programları ve iç tüzükleri doğrultusunda biribirleriyle yapmış oldukları mücadele TBMM’de müthiş bir demokratik ortamın doğmasına sebep olmuştur. Süreç içinde Birinci Grup kazanılan her başarıda, her askerî zaferde gücünü artırmış, saltanat ve hilafet yerine modern bir devlet yapısı oluşturma yolunda kararlar almış, uygulamalar yapmıştır. İkinci Grup ise yenilikçi bu hamlelere karşı sert muhalefet etmiş, Meclis içinde soru önergesi ve gensorularla  veya bir konu üzerinde görüşme yapılırken Meclis kürsüsünü çok iyi kullanarak muhalefet yapmışlardır. Yoğun eleştirileri ve etkili konuşmalarıyla zaman zaman Birinci Grubu tereddüte düşürmüş, bölmüş ve kendilerine destekçi kazanabilmişlerdir. Mustafa Kemal Paşa, her ne kadar Birinci Grubun başında bulunsa da, iki grup veya hükûmetle İkinci Grup arasındaki mücadeleye mümkün olduğunca müdahale etmemiştir. Birinci Grup iktidarı kullanırken, İkinci Grup muhalefeti oluşturmuş ve bu grubun muhalefeti hem Meclis çalışmalarının çok verimli olmasını sağlamış hem de hükûmet üyelerini, daima yapabileceklerinin en iyisini yapmaya yöneltmiştir. Hükûmet işlerinin iyi yürütülebilmesi için İkinci Grup adeta mükemmel bir denge oluşturmuştur.

 

Bu dönemin siyasî ve hukukî yapısını belirleyen ve genel karakteristik özelliklerini oluşturan en önemli belge 20 Ocak 1921 tarihinde kabul edilen Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’dur.[52] Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu, 18 Eylül 1920 tarihinde “Halkçılık Programı” adıyla hükûmet programı olarak Mecliste görüşülmeye başlanmış ve 20 Ocak 1921 tarihinde, Anadolu İhtilâlinin Anayasası olarak kabul edilmiştir. 23 madde ve bir de madde-i münferideden oluşan bu metin tam bir “İhtilâl Anayasası” dır. Her anayasada olduğu gibi ilk maddeler devleti tarif eden maddeler olarak yer almıştır. Anayasa’nın ilk üç maddesi şöyledir;

 

 

Madde 1-

Hâkimiyet bilâ kaydüşart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.

 

Madde 2-

İcra kudreti ve teşrii salâhiyeti milletin yegâne ve hakikî mümessili  olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.

 

Madde 3-

Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve
hükûmeti “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” unvanını taşır
.

 

Bu üç maddeyi analiz ettiğimizde karşımıza çok ilginç  bazı sonuçlar çıkmaktadır:

 

Birinci maddede yer alan, “Hâkimiyet bilâ kaydüşart milletindir.” ifadesi çok net bir biçimde yönetme yetkisi olan egemenliği, hiçbir biçimde sınırlandırmadan millete ait kılmıştır. “Bilâ kaydüşart” ifadesi saltanatın veya siyasi kisveye büründürülmüş olan hilafetin gelecekte, millet egemenliği üzerinde hiçbir tasarrufunun olmayacağını göstermektedir.

 

Yine aynı maddedeki, “İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.” İfadesi, yönetim şeklinin halkın kendi kendini yönetmesi esasına dayalı olduğunu ilan etmektedir ki dünyanın neresinde olursa olsun bu ifadenin karşılığı cumhuriyettir, demokrasidir. Aslında bu madde ile devletin meşruti monarşi olan rejimi hukuken, siyaseten ve uygulama biçimi olarak Cumhuriyet rejimine dönüştürülmüştür.

 

İkinci maddede yer alan, “İcra kudreti ve teşrii salâhiyeti milletin yegâne ve hakikî mümessili  olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.” ifadesi ile yasama ve yürütme kuvveti, tartışmasız bir biçimde, kendini milletin tek ve gerçek temsilcisi olarak gören TBMM’ye ait kılınmıştır. Bu maddede yargıdan söz edilmese de bölünmez, parçalanmaz, paylaşılmaz bir egemenlik anlayışının ürünü olarak ve 18 Eylül 1920 tarihinde kabul edilen kararla[53] mevcut Bidayet ve İstinaf mahkemelerinin yanısıra vatana ihanet kapsamına giren suçları yargılamak amacıyla kurulan ve olağanüstü dönemin olağanüstü yetkileriyle donatılan İstiklâl Mahkemeleri uygulaması örneğinde görüldüğü gibi yargı yetkisi de tartışmasız bir biçimde TBMM’ye aittir. Hatta TBMM yargı yetkisini öylesine benimsemiştir ki bu mahkemelerin tüm üyeleri Meclis üyesi mebuslar arasından seçilmiştir.[54]

 

Üçüncü maddede yer alan, “Türkiye Devleti” ifadesi, bu anayasanın ve yürütülmekte olan Türk Millî Mücadelesinin, Mustafa Kemal Paşanın düşüncelerinde vücut bulan asıl amacını ifade etmektedir. Bu amaç, yeni bir devlet oluşumudur. 1876 tarihli Kanun-u Esâsi’ye göre devletin resmi adı “Devlet-i Osmaniye” dir.[55] İkinci Meşrutiyet sonrası Kanun-u Esasî’nin bazı maddeleri değiştirilerek, yeniden yürürlüğe konmuştur. Bu değişiklikler arasında devletin resmi adının yer aldığı birinci madde yer almamıştır.[56] Dolayısıyla devletin adı “Devlet-i Osmaniye”dir. Bunun sonucu olarak, 1921 Anayasası’nın birinci maddesinde yapılmış olan rejim değişikliği sonucu ortaya çıkan yeni rejimin ve devletin ismi, üçüncü maddede “Türkiye Devleti” ifadesi ile netleştirilmiştir. Esasen, TBMM 7 haziran 1920 tarihinde kabul ettiği kanunla İstanbul’un resmen işgal edildiği 16 Mart 1920 tarihinden itibaren İstanbul Hükümetini yok saymıştır.[57] Ayrıca 1-2 Kasım 1922 tarihinde TBMM’de kabul edilen Saltanatın kaldırılmasına dair Meclis genel kurul kararında; “Türkiye halkı hâkimiyet-i şahsiyeye müstenidolan İstanbul’daki şekl-i hükümeti 16 Mart 1336 (1920) dan itibaren ve ebediyen tarihe müntakil addeylemiştir.” hükmüyle Osmanlı devletinin varlığının reddedildiği vurgulanmıştır.[58]

 

Yine üçüncü maddede yer alan “Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükûmeti Büyük Millet Meclisi Hükûmeti unvanını taşır.” ifadesi ile yönetim biçimi ve rejim hakkında zamanı gelmediğinden açıkça bilgi verilemediği için millet adına yönetme yetkisinin TBMM’ye ve dolayısıyla Meclis içinden çıkan hükûmete verildiği belirtilmiştir.

 

1921 Anayasası’nı ve TBMM’nin çalışma esaslarını ve kurduğu teşkilatı inceleyecek olursak karşımıza şu sonuçlar çıkar;

 

Anadolu’da artık yeni bir devlet vardır.

 

Bu devletin adı, “Türkiye Devleti”dir.

 

Türkiye Devleti’nde egemenlik kayıtsız ve şartsız millete aittir.

 

Türkiye Devleti’nin yönetim biçimi, halkın bizzat ve bilfiil kendi kendini yönetmesi esasına dayanır.

 

Türkiye Devleti’nde egemenliği oluşturan yasama ve yürütme kuvvetleri, milletin  tek ve gerçek temsilcisi olan TBMM’ye aittir.

 

Türkiye Devleti, milletin özgür oylarıyla demokratik yöntemlerle seçilmiş olan
TBMM tarafından yönetilir.

 

Türkiye Devleti’nin Meclisi olan TBMM, millet adına karar verir ve verdiği kararları yine millet adına uygular. Buna hem yasal ve meşru yetkisi, hem de kudreti vardır.

 

TBMM; iktidarı ve muhalefeti oluşturan gruplarıyla, çalışma biçimiyle tam anlamıyla demokratik bir Meclistir.

 

Türkiye Devleti’nin Meclis içinden çıkmış bir hükûmeti, ülke çapına yayılmış bir
teşkilâtı vardır. Bu teşkilat sayesinde ülke yönetilir, hizmet götürülür, vergi ve asker
toplanır.

 

Türkiye Devleti’nin bayrağı vardır.

 

Türkiye Devleti’nin ordusu vardır.

 

Türkiye Devleti’nin başkenti, fiilen Ankara’dır.

 

Türkiye Devleti, millet menfaatleri doğrultusunda dış politika yürütür ve millet adına uluslararası antlaşmalar yapar.

 

En önemlisi Türkiye Devleti, Osmanlı Devleti’nin yapamadığını yapmakta ve ülkeyi işgal ve yıkımdan kurtarmak için bütün milleti seferber ederek onurlu bir var olma mücadelesi vermektedir.

 

Bu sonuçlar incelendiğinde, oluşturulan rejimin tartışmasız bir biçimde “Cumhuriyet” olduğu görülür. Hukuken, siyaseten ve fiilen cumhuriyet rejimlerinden eksik olan hiçbir şey yoktur. 1921 Anayasası’nın ikinci maddesinde yer alan “Türkiye Devleti” ifadesinde yer alan iki kelimenin arasına birinci maddede yer alan “Hâkimiyet bilâ kaydüşart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.” İfadesini koyarsak ve bu tanımın kavramsal karşılığının da “cumhuriyet” olduğunu farz edersek, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” sonucuyla karşılaşırız. Atatürk, Devlet idaresini cumhuriyetten söz etmeksizin millî hâkimiyet ilkeleri çerçevesinde her an cumhuriyete doğru yürüyen rejim etrafında yoğunlaştırmaya çalışıyorduk.”[59] sözüyle bu süreci tanımlamaktadır. Henüz “cumhuriyet” ifadesinin kullanılmasının zamanı gelmemiştir. 29 Ekim 1923 tarihinde cumhuriyetin ilan edilmesi aslında dar anlamda “Türkiye Devleti” ifadesinin arasına birinci maddede yer alan tanımın kavramsal karşılığını koymaktan ibarettir. Nitekim Cumhuriyetin ilan edildiği anayasa görüşmeleri sırasında rejim konusundaki tartışmaların uzaması üzerine kürsüye gelen Abdurrahman Şeref Bey, “Hükûmet şekillerinin teker teker sayılmasına gerek yoktur. Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir, dedikten sonra kime sorarsanız sorun bu Cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır. Ama bu ad, bazılarına hoş gelmezmiş, varsın gelmesin.[60] sözüyle TBMM Cumhuriyeti’nin esasen 20 Ocak 1921 tarihinden itibaren var olduğunu veciz bir şekilde ifade etmiştir. Çocuk, yani TBMM Cumhuriyeti 20 Ocak 1921’de doğmuş, vatanın kurtuluşunu sağlayarak rüştünü ispat etmiştir. 29 Ekim 1923 tarihinde yapılan, doğmuş ve rüşdünü ispat etmiş olan çocuğa adını koymaktır.

           

SONUÇ

           

            23 Nisan 1920, Türk tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biridir. Bu tarihte Ankara’da açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi, doğu toplumlarında bir ilki gerçekleştirecek ve şahıs egemenliğine dayanan rejim yerine, millet egemenliğine dayanan Cumhuriyet rejiminin en güzel örneğini verecektir. Bu Meclis, hem ülkeyi esaretten kurtaracak olan “Kurtuluş”u gerçekleştirecek, hem de kurtuluş mücadelesi içinde milletin geleceğini şekillendirerek “Kuruluş”a yani yeni bir devlet ve toplum yapısına ulaşmanın öncülüğünü  yapacak olan yeniliklere temel olacak uygulamaları bir bir hayata geçirecektir.

 

            Türkiye Büyük Millet Meclisi, açıldığı günden itibaren millî egemenlik prensibi doğrultusunda çalışacak, aldığı bütün kararlarda, çıkardığı bütün kanunlarda, yaptığı bütün uygulamalarda bu prensibe uygun olarak hareket edecektir.

 

            Bu Meclis, 20 Ocak 1921 tarihinde kabul edilen Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ile aslında dünyada benzeri olmayan yeni bir rejim oluşturmuş, yeni bir devlet kurmuştur. Baştan itibaren meşruiyet anlamına ve kavramına örnek oluşturacak bu devletin kalbi Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde atar. Her şey orada başlar ve orada biter. Meclisin üzerinde hiçbir güç tanınmaz. Meclis, millet adına kullandığı  egemenliğe o kadar sahip çıkmış ve o kadar sakınmıştır ki, Sakarya Meydan Muharebesi öncesi buhranlı dönemde, ordunun en kısa zamanda hazırlanması için kendi yetkilerinin bir kısmını, kendi reisine devretmesi söz konusu olduğunda, bunu bile tereddütle karşılamış, Meclisin açılmasının mimarı olan Mustafa Kemal Paşaya (O’nun önerisi ile) bu yetkileri üçer aylık sürelerle sınırlayarak vermiştir.

 

Bu Meclis, artık taçlıların ve tahtlıların keyfi yönetimleriyle yönetilen, cehalete ve sefalete terkedilmiş bir milletin, bir ülkenin meclisi değildir. Bu Meclis, yeni bir dönemin meclisidir.

 

23 Nisan 1920 – 29 Ekim 1923 tarihleri arasındaki bu dönem çağdaş ve modern bir toplum ve devlet yapısına, cumhuriyete geçiş dönemidir. Bu dönem; “Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhuriyeti” dönemidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                      KAYNAKÇA

 

ATAY, Falih Rıfkı; Atatürk’ün Bana Anlattıkları, Sel Yayınları, İstanbul, 1955.

 

ADIVAR, Halide Edip; Türk’ün Ateşle İmtihanı, Atlas Kitabevi, İstanbul, 1987.

 

AĞAOĞLU, Samet; Kuvayı Milliye Ruhu, 4. Baskı, Baha Matbaası, İstanbul, 1973.

 

ARAR, İsmail; Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı, Burçak Yayınevi, İstanbul, 1969.

 

ARIKOĞLU, Damar; Hatıralarım, Tan Matbaası, İstanbul, 1961.

 

ARSLANTÜRK, Nihat; Yakın tarihimiz, c.3, Vatan Gazetecilik, İstanbul,1962.

 

ATATÜRK, M.Kemal; Nutuk, c.1-2, Başbakanlık Basımevi, Ankara, 1984.

 

AYBARS, Ergun; İstiklâl Mahkemeleri, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1975.

 

BİLA, Hikmet; CHP Tarihi, Ankara, 1979.

 

GÜLEKLİ, Nurettin Can-ONARAN, Rıza; TBMM’nin 50. Yıldönümü (1920-1970), MEB yayınları, İstanbul, 1973.

 

IRMAK, Sadi; “Atatürk ve Meclis”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, sayı.8, Ankara, 1987.

 

KARABEKİR, Kazım; İstiklâl Harbimiz, Yüce Yayınları, İstanbul, 1990.

 

Kılıç Ali; Kılıç Ali Hatıralarını Anlatıyor, Sel Yayınları, İstanbul, 1955.

 

SELEK, Sabahattin; Anadolu İhtilâli, c.1, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1987.

 

TANİLLİ, Server; Türk Anayasaları ve İlgili Mevzuat, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1980.

 

TUNAYA, Tarık Zafer; “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin Kuruluşu ve Siyasî Karakteri”, İ.Ü.Hukuk Fakültesi Mecmuası, c.XXIII, sayı.3-4, İstanbul, 1958.

 

TUNAYA, Tarık Zafer; Türkiye’de Siyasi Partiler, Doğan Kardeş Basımevi, İstanbul, 1952.

 

TUNÇAY, Mete; T.C.’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931), 2.Baskı, Cem Yayınları, İstanbul, 1989.

 

Yunus Nadi ; Ankara'nın İlk Günleri, Sel Yayınları, İstanbul, 1955.

 

Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk; Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Ankara, 2003.

 

Düstur, 3. tertip, c.1-4, Milliyet Matbaası, İstanbul, 1929.

 

Hâkimiyet-i Milliye, 11 Mayıs 1921

 

Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, sayı 13, E.U.Basımevi, Ankara, 1955.

 

Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, sayı 22, E.U.Basımevi, Ankara, 1957.

 

Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, sayı 23, E.U.Basımevi, Ankara, 1958.

 

TBMM Zabıt Ceridesi; Devre I, c.1, 3. Basılış, TBMM Matbaası, Ankara, 1959.

 

TBMM Zabıt Ceridesi; Devre I, c.4, 3. Basılış, TBMM Matbaası, Ankara, 1981.

TBMM Zabıt Ceridesi; Devre I, c.7, 2. Basılış, TBMM Matbaası, Ankara, 1944.

TBMM Zabıt Ceridesi; Devre I, c.8, 3. Basılış, TBMM Matbaası, Ankara, 1981.

TBMM Zabıt Ceridesi; Devre I, c.16, 2. Basılış, TBMM Matbaası, Ankara, 1958.

TBMM Zabıt Ceridesi; Devre I, c.24, 2. Basılış, TBMM Matbaası, Ankara, 1960.

TBMM Zabıt Ceridesi; Devre I, c.28, 2. Basılış, TBMM Matbaası, Ankara, 1961.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1]Falih Rıfkı ATAY, Atatürk’ün Bana Anlattıkları,  Sel Yayınları, İstanbul, 1955, s.109.

[2] Aynı; s.113.

[3] Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk; Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü,  Ankara, 2003,      s. 8-9/248., Ayrıca Bkz. ATAY; a.g.e., s.113.

[4] Aynı; s.50/324-327.

[5] Nihat ARSLANTÜRK; Yakın tarihimiz, c.3, Vatan Gazetecilik, İstanbul, 1962, s.277.

[6] Sabahattin SELEK; Anadolu İhtilâli, c.1, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1987, s.338.

[7] Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, sayı.13, E.U. Basımevi, Ankara, 1955, Vesika No.329.

[8] Kazım KARABEKİR; İstiklâl Harbimiz, Yüce Yayınları, İstanbul, 1990, s.496.

[9] Harp Tarihi Vesikaları Dergisi; sayı.22, E.U. Basımevi , Ankara, 1958, Vesika No.567.

[10] Aynı; Sayı.23, E.U. Basımevi, Ankara, 1958, Vesika No.593.

[11] Aynı; Sayı.13, E.U. Basımevi, Ankara, 1955, Vesika No.337.

[12] İsmail ARAR; Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı, Burçak Yayınevi, İstanbul, 1969, s.35.

[13] Halide Edip ADIVAR; Türk’ün Ateşle İmtihanı, Atlas Kitabevi, İstanbul, 1987, s.115.

[14] Kılıç Ali; Kılıç Ali Hatıralarını Anlatıyor, Sel Yayınları, İstanbul, 1955, s.32.

[15] TBMM Zabıt Ceridesi; Devre I, c.1, s.2.

[16] Aynı; s.8-35.

[17] Aynı; s.38.

[18] Yunus Nadi ; Ankara'nın İlk Günleri, Sel Yayınları, İstanbul, 1955, s.98-100.

[19] Server TANİLLİ; Türk Anayasaları ve İlgili Mevzuat, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1980, s.4.

[20] SELEK; a.g.e., s.338.

[21] KARABEKİR; a.g.e., s.517-518.

[22] TBMM zabıt Ceridesi, Devre I, c.7, s.411.

[23] Aynı, c.8, s.450.

[24] Nurettin Can GÜLEKLİ-Rıza ONARAN; TBMM’nin 50. Yıldönümü (1920-1970), MEB yayınları, İstanbul, 1973, s.30-38.

[25] Sadi IRMAK; “Atatürk ve Meclis”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, sayı.8, Ankara, 1987, s.265-270.

[26] Samet AĞAOĞLU; Kuvayı Milliye Ruhu, 4. Baskı, Baha Matbaası, İstanbul, 1973, s.51.

[27] Tarık Zafer TUNAYA; “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin Kuruluşu ve Siyasî Karakteri”, İ.Ü.Hukuk Fakültesi Mecmuası,c.XXIII, sayı.3-4, İstanbul, 1958, s.240.

[28] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre I, c.4, s.130-138.

[29] Damar ARIKOĞLU; Hatıralarım, Tan Matbaası, İstanbul, 1961, s.182-184. Ayrıca Bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre I, c.8, s.84-89.

[30] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre I, c.8, s.160.

[31] Kılıç Ali; a.g.e., s.97.

[32] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre I, c.1, s.149-150.

[33] ARIKOĞLU; a.g.e., s.368. Ayrıca Bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre I, c.16, s.204/ c.18,s.53.

[34] AĞAOĞLU; a.g.e., s.53. Ayrıca Bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre I, c.28, s.329.

[35] TBMM Zabıt Ceridesi; Devre I, c.8, 22.

[36] TBMM Zabıt Ceridesi; Devre I, c.24, s.314-315.

[37] M.Kemal ATATÜRK; Nutuk, c.2, Başbakanlık Basımevi, Ankara,1984, s.404.

[38] ARAR; a.g.e., s.20.

[39] Hikmet BİLA; CHP Tarihi, Ankara, 1979, s.43.

[40] ARAR; a.g.e., s.38. Ayrıca Bkz. ARIKOĞLU; a.g.e., s.225.

[41] Hâkimiyet-i Milliye, 11 Mayıs 1921.

[42] SELEK, c.2, s.623-624.

[43] ARAR; a.g.e., s.39.

[44] Tarık Zafer TUNAYA; Türkiye’de Siyasi Partiler, Doğan Kardeş Basımevi, İstanbul, 1952, s.538.

[45] Hâkimiyet-i Milliye; 11 Mayıs 1921.

[46] ARIKOĞLU; a.g.e., s.272.

[47] ARAR; a.g.e., s.40.

[48] TUNAYA; a.g.e., s.538-539.

[49] Mete TUNÇAY; T.C.’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931), 2.Baskı, Cem Yayınları, İstanbul, 1989, s.46.

[50] AYNI; s.551.

[51] “Tan” gazetesinin bir kısım nüshası Hakkı Tarık US Kütüphanesinde mevcuttur.

[52] Düstur, 3. tertip, c.1, s.199.

[53] TBMM Zabıt Ceridesi; Devre I, c.4, s.176-179.

[54] Ergun AYBARS; İstiklâl Mahkemeleri, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1975, s.212.

[55] TANİLLİ; a.g.e, s.3.

[56] Aynı; s.20-25.

[57] SELEK, a.g.e.., c.1,s.350.

[58] TBMM Zabıt Ceridesi; Devre I, c.24, s.314.

[59] Nutuk; s.567.

[60] Aynı; s.549.